Kapsayıcı büyüme ana hedef olmalı

Kapsayıcı büyüme ana hedef olmalı

Kale Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Bodur Okyay, gelecekte reel sektörü bekleyen gelişmeleri anlatırken kapsayıcı büyümeye dikkat çekiyor. Okyay, “Kapsayıcı büyüme, gelişme hedefinin ana belirleyicisi olmalı” diyor.

SİBEL ATİK
satik@ekonomist.com.tr

Bunun yolunun ise siyaset erkinden sanayicisine, üniversitesinden sivil toplum örgütlerine kadar toplumun tüm dinamiklerinin eşgüdümlü hareket etmesinden geçtiğini söylüyor.

Son yıllarda savunma sanayiine yaptığı yatırımlar ve yurtdışında satın aldığı markalarla adını duyuran Kale Grubu’nun yönetim kurulu başkanı Zeynep Bodur Okyay, önümüzdeki dönemde reel sektörü bekleyen gelişmeleri değerlendirdi.

Türkiye ekonomisinin hedeflediği dönüşümü gerçekleştirmenin temel yolunun siyaset erkinden sanayicisine, üniversitesinden sivil toplum örgütlerine kadar toplumun tüm dinamiklerini eşgüdüm içinde hareket ettirmekten geçtiğini anlatan Okyay, “Kapsayıcı büyüme, ülkemizin yeni dönem gelişme hedefinin ana belirleyicisi olmalı” diyor.

Sanayi odaklı bir grupsunuz. Fakat hizmet sektöründeki hızlı büyüme de göz ardı edilemez. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz. Önümüzdeki dönemde sanayinin ekonomi içinde ağırlığı artacak mı?

Türkiye için sanayinin ilgi odağı olmasını önemsiyorum ve bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin insan kaynağının ve sanayi altyapısının güçlendirilmesi gerektiği görüşündeyim. Baktığınızda evet, son yıllarda gayrimenkul sektöründeki büyüme dikkat çekti.

Fakat bu alan da sanayi ile etkileşim halinde. Dünyada hizmet sektörü radikal bir dönüşüm yaşıyor. Otomobillerin AVM’de satıldığı, e-bay’in belki de işlerimize rakip olacağı yani bir dönem geliyor. Burada önemli olan, bütün bunları okuyup doğru modelleyebilmek.

Rekabetçiliğin öne çıktığı bu süreçte önümüzdeki dönem Türk ekonomisinin büyüme rotası ne olacak?
Sanayi odaklı yeni bir başarı hikayesi yazmamız için vasatlığı yenmemiz, yenilikçi ekonomi olma yolunda radikal adımlar atmamız şart. Türkiye 2013 yılından bu yana yüksek teknoloji ticaretinde 55 milyar dolar açık verdi. Esas olarak vasatlığı bundan daha iyi açıklayacak bir rakam aramak gereksiz.

Dünyada teknoloji ve yetenek üreten gelişmişler ve para ödeyip bu teknolojiyi/yeteneği kullanan ülkeler var. Türkiye ne yazık ki henüz ikinci grupta. Aradaki temel fark, üretim kültürünün egemen olup olmadığı. Türkiye; tarihi, gelenekleri, insan potansiyeli, girişim becerisi ve üretim gücüyle önemli bir ülke. Uzunca bir süredir büyük bir atılım peşindeyiz.

Yeryüzünde, gövdemizle, ruhumuzla, yüreğimizle uyumlu bir gölgemiz olsun istiyoruz. Bunun için barış içinde bir medeniyet yeşertmek; sorunlarımızı demokrasi içinde çözmek, ilişkilerimizi saygı ve sevgiyle biçimlendirmek zorundayız. Bunu yaparken, pek çok yakıcı sorunun da cevabını vermek durumundayız.

Önümüzdeki dönemde Türk sanayicisinin rekabetçi olmak adına izlemesi gereken yol nedir?
Türk sanayinin derinleşmesi gerektiğini düşünüyorum. Uluslararası şirketler herhangi bir alanda size rakip olabiliyor. Malzemeyi ithal edip işçilik koyup satmak ayrı, hammaddeden başlayıp son ürün olarak satmanız ayrı. Dikey entegrasyondan söz ediyorum. Tekstilde, teknik tekstilde, ilgili hammaddenin burada üretilip buradan yurtdışına gitmesi başka bir değer zinciri. Yoksa bu katma değerle ihracatla büyüyen bir ülke olmak söz konusu değil.

Gelecek süreçte reel sektör yatırımlarının nereye evrilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Dijitalleşen bir ekonomide sanayinin yeri ne olur?
Sanayi şirketlerinin iç pazarda derinleşmesinin yanı sıra yurtdışında da büyümesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin dünyada bir güç olabilmesi için, Türk şirketlerinin yurtdışında yatırım yapıp o ülkelerin ekonomilerine katkı sağlayarak söz sahibi olması gerektiğini düşünüyorum.

Bugün şartların ne kadar zor olduğunu ifade ettim. Sanayinin katma değer yaratması ve kârlılıkları tutturması çok zor. Diğer taraftan yeni teknolojiler ve yeni ekonomi dediğimiz bir süreç işliyor.

Dijital ekonomide rakamlar da çok ciddi boyutta. Türkiye de buna doğru evrilecek. Ama bir yandan da sanayiinin devam ediyor olması gerekiyor. Amerika yoksa ağır sanayiyi ayakta tutmak için bu kadar çaba harcar mı?

Peki sizce önümüzdeki süreçte sanayi alanında üretimde hangi sektörler ve ülkeler ön plana çıkacak?
Rekabeti tanımlayabilen, yenilikçi ve tüm yeryüzünü hedefleyen girişimler, yarının kazananları olacak. Türkiye çok zor bir konjonktürde, içinde bulunduğu zor coğrafyadan ve diğer gelişmekte olan ülkelerden pozitif ayrışmaya ihtiyaç duyan bir ülke.

Bu yeni dönemde verimli çalışamayanların, ticari değeri olan yenilik üretemeyenlerin, rekabeti tanımlayama-yanların ne yazık ki parlak bir geleceği olmayacak.

Ancak umutsuz olmaya hiç gerek yok. Türkiye her türlü zorluğun üstesinden gelecek güce ve potansiyele sahip. Bu noktada verimli üretim ekonomisine geçişin kapsayıcı ve sürdürülebilir olmasını sağlamamız gerekiyor. Çünkü Türkiye’yi sanayiyi odak alan, yeni nesil bir modelle büyütmemiz şart.

Bu dönüşüm nasıl gerçekleşir?
Bu dönüşümü gerçekleştirmenin temel yolu, siyaset erkinden sanayicisine, üniversitesinden sivil toplum örgütlerine kadar toplumun tüm dinamiklerini eşgüdüm içinde hareket ettirmekten geçiyor.

Kapsayıcı büyüme, ülkemizin yeni dönem gelişme hedefinin ana belirleyicisi olmalı. Böylece ülkenin tüm dinamiklerinin refahtan pay almasının ve kalkınmayı içtenlikle desteklemesinin önü açılmış olur.

Her bireyin, her kurumun tek tek büyük katkı yaptığı, toplumsal konsensüsle beslenen yeni bir üretim döneminden söz ediyorum. Hükümet bu konuda çok samimi, istekli ve gayretli. Çok isabetli tespitlerle hazırlanmış entegre planların devreye sokuluyor olması umut verici.

İş dünyasında kadınların misyonu ve yeri nedir? Gelecekte bu anlamda nasıl bir gelişme bekliyorsunuz?
Ülkemizin gerçekten gelişmesinin ana lokomotifi kadın olmak zorunda. Türkiye’nin söyleyecek en çok sözünün, yapacak en çok işinin olduğu alanların başında, hiç şüphesiz cinsiyet eşitliği geliyor. Kadının ekonomiye katılımından fırsat eşitliğine, eşit işe eşit ücretten yönetimde eşit temsile, okuryazarlıktan girişimciliğe kadar neredeyse bütün parametrelerde OECD ülkelerinin en altında yer alıyoruz.

Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde bu yıl beş sıra gerileyerek 130’uncu sıraya geriledik. Üst düzey yetkili, yönetici ya da milletvekili olarak çalışanlarda kadınlar, yüzde 13’lük paya sahip. Bunlar Kabul etmememiz gereken veriler. En değerli insan potansiyelimiz olan kadın konusunda bu kadar dezavantajlı bir ülke olmak, ülkemizin temel büyüme kısıtlarının başında geliyor.

Ülke olarak bunu tersine nasıl dönüştüreceğiz?
Türkiye’nin bugün, taşıyıcı kolonlarından biri kadın olan yeni bir başarı hikayesine ihtiyacı var. Bunu başaramadığımız takdirde gelişmiş ülkelerle aramızdaki farkı kapatıp öne geçmemiz maalesef hayal olmaktan öte gitmez.



İlgili Haberler
0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu yazmak ister misiniz?

Yorum yap