Siyasetin Merkez’e alan açması lazım

Siyasetin Merkez’e alan açması lazım

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp’e göre, faiz artışının işe yaraması için önce siyasi aktörlerin Merkez Bankası’nı eleştirmekten vazgeçmesi gerekiyor. Prof. Dr. Demiralp, “Siyaset kurumu, Merkez Bankası’na alan açmalı” diyor.

ARAM EKİN DURAN
eduran@ekonomist.com.tr

Geçen hafta ülke gündemine damga vuran gelişme, Merkez Bankası’nın politika faizinde yaptığı 625 baz puanlık artış oldu. Böylelikle AKP iktidarının başladığı 2002’den beri, Merkez Bankası bir kerede en büyük faiz artırımını gerçekleştirdi. Şimdi herkes tarafından merak edilen konu, Merkez Bankası’nın bu dev faiz artırımı sonrasında Türk Lirası’ndaki değer kaybının durup durmayacağı.

Bu noktada gözler 20 Eylül’de açıklanması beklenen Orta Vadeli Program’a (OVP) çevrilmiş durumda.

Biz de hem Merkez Bankası’nın son hamlesini hem de yakın gelecekte yaşanması muhtemel olası gelişmeleri, Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp ile konuştuk.

Merkez Bankası’nın 625 baz puanlık faiz artışı, AKP iktidarı döneminde bir kerede yapılan en büyük faiz artışı oldu. Merkez’in bu hamlesini nasıl yorumlamak gerekiyor?
Faiz artışı kaçınılmazdı. Çünkü kurda çok ciddi bir şok yaşadık. FED ve ECB’nin etkileriyle birlikte, asıl olarak içeride yaşadığımız tansiyondan dolayı bu kur şoku gerçekleşti. Bundan sonra faizin bu seviyelerde kalacağına piyasanın inanması lazım.

Piyasanın yeni faiz seviyesine inanmama nedeni ne olabilir?
Çünkü bu adımla beraber siyasi demeçler gelip, Merkez Bankası eleştirildiği zaman, bu sefer şöyle bir algı oluşuyor: “Demek ki Merkez Bankası bunu hükümetin hoşlanmamasına rağmen yaptı, baskı altında yaptı. O zaman bu durumunu çok fazla sürdüremeyecek. Bir süre sonra bu faiz artırımını geri alacaklar.” Bu algı
da uzun vadeli fiyatlamalar yapılırken faiz artırımının olumlu etkisini azaltan bir unsur haline geliyor.

Normalde 625 baz puan faiz artırımı yaptığınızda enflasyonu belki 1 puan düşürecekseniz, bu faiz artırımı Merkez Bankası’na eleştiriyle beraber geldiğinde o 1 puanı düşüremiyorsunuz. Merkez Bankası’nın zaten son dönemde zarar gören kredibilitesini korumak çok önemli. Burada siyasilere önemli rol düşüyor. Siyaset, Merkez Bankası’na alan açmalı. İktidar ve Merkez Bankası kapalı kapılar altında elbette konuşur, belli kararlar verir. Ama kamuoyu önünde yapılan açıklamalarla Merkez Bankası’nın çıpalama gücü kalmıyor.

“KRİZ DİĞER ÜLKELERE DE SIÇRAYABİLİR”
Dünya ekonomisinde önümüzdeki bir yılda bizi neler bekliyor?
Gelişmiş ülkelerde sorun yok. Gerek ABD ekonomisi gerekse Avrupa ekonomileri, bu koşullarda olabilecekleri en iyi yerdeler. Sorun gelişmekte olan ülkelerde. Dünya Bankası ve IMF gibi kurumların küresel görünüm raporlarında söylendiği gibi, 2018’de gelişmiş ülkelerde büyüme yüzde 2-3 seviyelerinde olabilir. Ama gelişmekte olan ülkelerin birinde kriz çıkar ve diğer ülkelere yayılırsa, o zaman senaryo değişir.

Faiz artışı ile politika faizi yüzde 24’e çıktı ve Türkiye Arjantin’den sonra en yüksek faizi veren ülke haline geldi. Sizce Merkez’in bu hamlesi kurlardaki fırtınayı dindirebilecek mi?
Bu adım işe yarayacaktır ama yeterli olduğundan emin değilim. Çünkü piyasa faizleri zaten SWAP’tan borçlanmalarda yüzde 33-34’lere gelmiş durumda. Yani Merkez Bankası yüzde 24 ile hala piyasaların arkasında. Evet, Merkez Bankası’nın sorunu gördüğünü belli etmesi ve çözüm çabası göstermesi açı- sından olumlu bir adım oldu. Ama bir kere şunu söylemek gerekir ki, çok geç kalındı. O yüzden şu anda piyasalardaki yangını söndürmek için tek başına yeterli olmayacak. Çünkü faiz artırımı ile dolar kuru ancak 6 TL seviyesine çekilebildi. 220 milyar dolarlık dış borcu olan özel sektör için bu hala çok yüksek bir kur seviyesi.

“IMF’DEN BORÇ ALMAK AYIP DEĞİL”
Türkiye, IMF’nin kapısını çalmalı mı?
Türkiye IMF’ye gidebilir, gitmesi gerekebilir. Şu aşamada kur şokunun ekonomi üzerindeki hasarını net olarak bilmiyoruz. Önümüzdeki birkaç ay içinde bu bilanço ortaya çıkacak. Kamunun bütçe disiplini şu anda en güçlü olduğumuz alanlardan biri. Ancak özel sektör borçları yumuşak karnımız. Yıl sonuna kadar çevrilmesi gereken toplam 30 milyar dolarlık borç var. Yıl sonuna kadar iflas edecek şirketler ortaya çıkacak.

Dolayısıyla eğer IMF’ye gitme durumu söz konusu olacaksa, bu 2018 sonu 2019 başı gibi olacaktır. IMF’den borç almak da ayıp değil. IMF’nin bütçe disiplini ve sıkı para politikası gibi önlemleri, zaten bizim de yapılması gerektiğini söylediğimiz şeyler. Bence IMF ile birlikte sorunlarımıza çözüm bulabilirsek, bu hastalığı daha hafif atlatmamız mümkün olabilir.

Eğer faiz artışı yetmeyecekse, bundan sonra kur krizine karşı nasıl bir yol haritası oluşturmak gerekiyor?
Bu faiz artırımına ilave olarak eğer çok ciddi bir maliye politikası açıklanır ve bu yeni mali politika tutarlı adımlarla desteklenirse gelişme kaydedebiliriz. Açıklanması beklenen Orta Vadeli Program’da (OVP) yalnızca ‘iyi dilek’ cümleleri değil, örneğin şirket iflasları karşısında uygulanacak hareket planları, olası iflaslar için ne kadar kaynak ayrılacağı, iflaslar sonrası bankalara yapılacak stres testleri gibi net konularda inandırıcı açıklamalar olması gerekiyor.

20 Eylül’de açıklanması beklenen OVP’nin nasıl bir içeriğe sahip olması gerektiği konusunu biraz daha açar mısınız?
Bir kere büyümeden enflasyon hedefine kadar gerçekten rasyonel hedefleri görmeye ihtiyacımız var. Büyüme hedefinin daha makul ve mütevazı bir oran olması gerekiyor. Bugüne kadar hep yüzde 5-5,5 gibi oranlar dile getiriliyordu.

Türkiye’nin şu anda bir yavaşlama süreci içinde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Enflasyon, 2019 için yüzde 20’lerde olacak. Enflasyonu yerinde tutmak ve indirmek istiyorsak, büyümenin yüzde 3’ün üstünde hedeflenmemesi gerekiyor. Hatta daha da ciddi daralmalar olabilir. Ben şahsen ekonomide 2018’in ikinci yarısında önemli bir gerileme bekliyorum. Mevcut kur ve faiz şokuyla üçüncü çeyrekte negatif büyüme bile görebiliriz.

Ben 2018’in geri kalanı ve 2019’da Türkiye’de resesyon olacağını net bir şekilde öngörüyorum. ‘Resesyon’ artık uluslararası literatürde iki çeyrek üst üste negatif büyüme olarak tanımlanmıyor. Son dönemde, bir ülkenin ortalama büyümesinin çok altında büyümesi de resesyon olarak tanımlanıyor. Yani Türkiye yüzde 6-7 büyümelerden yüzde 2’lere düşerse bu resesyondur.



İlgili Haberler
0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu yazmak ister misiniz?

Yorum yap