ABD/İsrail’in İran’a saldırısıyla 28 Şubat’ta başlayan savaş, bölgesel bir kriz olmaktan çıkıp küresel enerji sisteminin merkezine oturmuş durumda. Hürmüz Boğazı’ndaki fiili kapanma ve petrol-doğal gaz tesislerine yönelik saldırılar, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) üyesi ülkelerin şimdiye kadar görülmemiş ölçekte 400 milyon varillik stratejik rezerv salımına rağmen enerji fiyatlarını yukarı çekmeyi sürdürüyor. Savaş öncesi 70 dolar düzeyindeki Brent petrol fiyatı 120 dolar seviyelerini test ediyor. IEA, kapanmanın mart ayında küresel petrol arzında yaklaşık 8 milyon varil/günlük kayıp yaratmasını bekliyor. Bu da modern tarihin en büyük arz şoklarından biri anlamına geliyor.
Ekonomist’in 29 Mart - 11 Nisan 2026 tarihli sayısından
Bu ortamda artık meselenin ‘enerji var mı?’ sorusundan çok; enerjiye hangi maliyetle, hangi risk primiyle ve hangi siyasi koşullarla erişileceği olduğunu söyleyen London Energy Club Başkanı Mehmet Öğütçü, enerji politikaları ve yeni sürece ilişkin sorularımızı şöyle yanıtlıyor:
“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”
“Bu savaş yarın dursa bile hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Körfez, uzun yıllar ‘dokunulmaz güvenli bölge’ olarak görüldü. Bu algı kırıldı. Bundan sonra enerji fiyatlarının içinde her zaman bir jeopolitik güvenlik primi olacak. Ülkeler daha fazla stok tutacak, ‘just-intime’ modelinden uzaklaşacak, rota çeşitliliğine ve tedarik güvenliğine daha fazla yatırım yapacak. İkinci büyük değişim şu olacak: Yenilenebilir ve nükleer enerji artık sadece iklim politikası araçları olarak görülmeyecek; ulusal güvenlik politikası olarak okunacak. Diğer bir değişim ise piyasa yapısında olacak. Enerji akışı daha bloklu, daha siyasallaşmış, daha bölgesel bir yapıya evrilecek. Bu, küreselleşmenin enerji ayağında ciddi bir geri çekilme anlamına gelir.”
İran’ın dünya enerji arenasındaki yeri neydi, nasıl değişecek sizce?
İran hiçbir zaman sıradan bir enerji üreticisi değildi, olmayacak da… Yaklaşık yüzde 17’lik payla dünyanın en büyük doğal gaz rezervlerinden birine sahip. Petrol tarafında da yaptırımlar altında dahi 3,5 milyon varil civarında üretim yapabilen bir ülke. Ancak İran’ın esas ağırlığı artık ne kadar ürettiğinden çok, ne kadar akışı durdurabildiğinden geliyor. Bu, çok önemli bir zihinsel eşik değişimi. Ben bunu şöyle okuyorum: İran, enerji piyasasında klasik bir ‘tedarikçi’ olmaktan çıkıp bir ‘jeopolitik kaldıraç’ haline geliyor. Eskiden piyasalar İran için ‘kaç varil üretir?’ diye sorardı. Bugün ise doğru soru şu: ‘Kaç varilin, kaç LNG kargosunun ve kaç rotanın riskini yükseltir?’ Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı kapasitesi, İran’a üretim yapsa da yapmasa da fiyatları etkileme gücü veriyor. Ama bu güç, iki tarafı keskin bir bıçak. Kısa vadede piyasa sarsma kapasitesi sağlasa da uzun vadede İran’ın enerji sektörünü daha da izole eder, yatırım çekme kabiliyetini zayıflatır ve teknolojik geri kalmışlığı derinleştiriyor.
Savaşın uzaması halinde, küresel enerji piyasasında ne tür gelişmeler olabilir?
Hürmüz, dünyanın enerji şah damarı. Küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte biri ve deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık yüzde 27’si bu geçitten akıyor. LNG tarafında da küresel ticaretin yaklaşık yüzde 20-25’i Hürmüz’e bağlı. Günlük petrol akışı yaklaşık 20 milyon varil düzeyinde. Bu kadar dar bir boğazın bu kadar büyük hacim taşıdığı bir sistem zaten başlı başına kırılgandır. Savaş uzarsa bence üç aşamalı bir kırılma yaşarız. Birinci aşama, bugün zaten gördüğümüz fiyat şoku. Piyasalar hala her yeni saldırıyı fiyatlıyor; BAE üretimindeki aksama ve Hürmüz’de trafiğin bozulması Ortadoğu referans fiyatlarını rekor seviyelere taşıyor. İkinci aşama, lojistik ve sigorta krizi. Tanker bulmak zorlaşıyor, navlun yükseliyor, sigorta maliyetleri katlanıyor ve bazı yükler fiilen yapılamaz hale geliyor. Üçüncü ve en tehlikeli aşama ise piyasanın siyasallaşması: enerji artık serbest piyasa mantığıyla değil, siyasi bloklar ve güvenlik hatları içinde tahsis edilmeye başlanıyor. Eğer savaş beş hafta daha uzar ve Hürmüz normalleşmezse, sadece fiziksel daralma değil, talep tarafındaki panik alımları ve stoklama davranışı da fiyatları yukarı taşır. Bu durumda 120 dolar bir tavan değil, ara durak haline gelebilir.
Türkiye’nin mevcut petrol tedariki düşünüldüğünde, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması Türkiye’yi nasıl etkiler?
Türkiye, Hürmüz’e doğrudan bağımlı Asya ekonomileri kadar kırılgan değil. Çünkü petrolünü tek bir kaynaktan almıyor. 2025’te Türkiye’nin ham petrol ithalatı yaklaşık 31,94 milyon tona, yani kabaca 640 bin varil/gün seviyesine çıktı. Aynı dönemde Rusya’nın payı gerilemekle birlikte hala çok yüksek. Ocak-Ekim 2025 verisine göre Türkiye’nin ortalama ham petrol ithalatı yaklaşık 669 bin varil/gün, bunun da yüzde 47’si Rusya kaynaklıydı. Kasım 2025’te Rus petrolü azalırken, Kazak CPC ve Irak-Basra gibi alternatiflerin payı arttı. Bu çeşitlenme önemli ama tam koruma sağlamıyor.
Doğal gaz ihtiyacı konusunda nasıl bir tablo var?
Doğal gaz tarafında tablo daha karmaşık. Türkiye yılda kabaca 45-50 milyar metreküp bandında gaz tüketen ve bunun çok büyük kısmını ithal eden bir ülke. Veriler, 2025’te Rusya’nın Türkiye gaz sepetindeki payının hala çok yüksek olduğunu, İran ve Azerbaycan’ın da önemli tedarikçiler olmaya devam ettiğini gösteriyor. LNG payı artıyor; bu iyi. Ama kriz anında mesele ‘gaz bulur muyuz?’ sorusundan çok ‘hangi fiyatla ve kiminle rekabet ederek buluruz?’ sorusuna dönüşüyor. Avrupa piyasaya agresif girerse, Türkiye daha pahalı LNG almak zorunda kalabilir. Türkiye enerjisiz kalmaz fakat enerjiyi daha pahalıya, daha zor ve daha yüksek riskle temin etmek zorunda kalabilir. Asıl risk fiziksel yokluk değil, fiyat şoku, enflasyon ve döviz açığıdır. Petrol ve gaz fiyatlarındaki yükseliş Türkiye gibi net ithalatçı bir ekonomi için doğrudan cari açık ve ödemeler dengesi baskısı yaratır. Bu da enerji krizini makroekonomik bir kırılganlığa dönüştürür.
Hürmüz Boğazı’nın by-pass edilmesi, Körfez ülkelerini yeni rotalar bulmaya zorluyor. Bu noktada Türkiye limanları alternatif olabilir mi?
Kısmen evet ama abartmamak gerekiyor. Günde 20 milyon varil akışın geçtiği bir hattın yerini tek başına hiçbir güzergâh dolduramaz. Türkiye’nin Akdeniz limanları bazı ürün akışları, depolama ve yeniden yönlendirme operasyonları için yararlı olabilir. Özellikle Ceyhan hattı, depolama ve blending kapasitesiyle daha stratejik bir rol oynayabilir. Ancak İskenderun ve Mersin’i “Hürmüz’ün alternatifi” diye sunmak gerçekçi olmaz. Asıl fırsat başka yerde. Türkiye kendisini sadece transit ülke değil, enerji ticaret merkezi olarak konumlandırmalı. Depolama, ticaret, karışım, yeniden ihracat ve finansal fiyatlama altyapısı kurarsa bu krizden sadece etkilenen değil, yön veren ülkelerden biri olabilir. Yani mesele limandan çok, ekosistem. Doğru stratejiyle Türkiye, arz şoklarının ortasında risk yöneten bir ‘hub’ olabilir.
Mevcut savaş hali, yenilenebilir enerjinin önemini bir kez daha göstermiş oldu. Türkiye enerjide kendi kendine yeten bir ülke olabilir mi? Bunun için hangi adımlar atılmalı?
Tam anlamıyla kendi kendine yeten bir ülke olmak kısa vadede gerçekçi değil. Türkiye’nin petrol ve gaz yapısı buna izin vermiyor. Ama burada hedef zaten ‘tam bağımsızlıktan çok, yüksek dayanıklılık olmalı. Elektrikte yenilenebilir tarafta ciddi ilerleme kaydettik. Sorun esas olarak petrolde, doğal gazda ve sanayi enerjisinde yoğunlaşıyor. Bu yüzden strateji çok katmanlı olmalı. Ben beş başlık öneriyorum: Birincisi, yenilenebilir yatırımlara hız kesmeden devam etmek. İkincisi, şebeke ve depolama altyapısını ciddi biçimde güçlendirmek. Üçüncüsü, yerli gazı ve nükleeri sisteme rasyonel ve dengeli biçimde entegre etmek. Dördüncüsü, enerji verimliliğini ulusal güvenlik meselesi haline getirmek. Beşincisi de güçlü, çok boyutlu bir enerji diplomasisi yürütmek. Çünkü artık enerji sadece teknik bir alan değil; diplomatik, finansal ve stratejik bir oyun alanı.
“Eşel mobil çözüm üretmez”
“Bu kriz sadece ham petrol fiyatı değil; aynı zamanda sigorta, finansman, navlun ve ürün arzı krizidir. Eğer savaş 4-5 hafta daha uzarsa ve petrol 130 doların üzerine yerleşirse, Türkiye’de pompa fiyatlarının artmaması mümkün değil. Bu artış sadece akaryakıtla sınırlı kalmaz; gıda, nakliye, petrokimya, lojistik ve hizmet sektörüne öncü bir maliyet dalgası gönderir. Kısacası, eşel mobil bu ölçekteki bir savaşa karşı yalnızca zaman kazandırır, çözüm üretmez.”