Üretim merkezleri iktidardan uzaklaştı

Üretim merkezleri iktidardan uzaklaştı

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, yerel seçimlerde Türkiye’nin üretim merkezlerinde muhalefete kayış gözlendiğini kaydediyor. Kalaycıoğlu, “Türkiye’nin üretim, turizm ve kültür merkezlerinin iktidara tepki gösterdiğini söyleyebiliriz” diyor.

ARAM EKİN DURAN
eduran@ekonomist.com.tr

Türkiye, 31 Mart yerel seçimlerini arkasında bıraktı ancak seçim sonuçlarına ilişkin tartışmalar kolay kolay bitecek gibi değil. CHP ve İyi Parti tarafından kurulan Millet İttifakı’nın resmi olmayan verilere göre İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya ve Mersin gibi büyük metropolleri iktidardan alması, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere oyların yeniden sayımını gündeme getirdi.

Sabancı Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye’deki seçim sisteminin ‘demokratik’ olmaktan uzaklaştığı uyarısında bulunuyor.

Kalaycıoğlu, seçim sonuçlarını ise, “İktidar, özellikle finans kapitalde önemli pozisyonda bulunan bütün merkezlerini kaybetti. Mevcut sandık sonuçları itibariyle Türkiye’nin ekonomik merkezlerinin AKP iktidarına bir tepki gösterdiğini söyleyebiliriz” sözleriyle değerlendiriyor.

31 Mart seçimleri sonucunda resmi olmayan rakamlara göre İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Mersin gibi güçlü ekonomik merkezler muhalefetin eline geçti. Bu tablo bize ne anlatıyor?
Kocaeli ve Bursa’yı bir tarafa bırakırsak, hemen hemen en büyük endüstriyel ve kültürel öncü olan kentler muhalefete geçmiş oldu. Böylelikle iktidar, özellikle finans kapitalde önemli pozisyonda bulunan bütün merkezlerini kaybetti. Şu an İstanbul ve Ankara’ya ilişkin bir yeniden sayım süreci var ama mevcut sandık sonuçları itibariyle Türkiye’nin ekonomik merkezlerinin AKP iktidarına bir tepki gösterdiğini söyleyebiliriz.

Son 15 yıldır başarı hikayesini ekonomi üzerine, kalkınma üzerine kuran AKP iktidarı nasıl bu noktaya geldi?
Bugün itibariyle yapılan hesaplamalara göre, AKP’nin 31 Mart seçimlerinde Türkiye genelinde aldığı oy yüzde 44 civarında. 24 Haziran 2018 seçimlerinde bu oran yüzde 42,5 düzeyindeydi. Dolayısıyla 1,5-2 puanlık yükseliş gözüküyor.

MHP’nin oyları ise 24 Haziran’a göre 4 puan azalmış görünüyor. Ülke genelinde baktığımızda ise Cumhur İttifakı, 24 Haziran’a göre yaklaşık 2 puanlık bir gerileme yaşamış durumda.

Oysa genel beklenti, ekonomik krizin de etkisiyle Cumhur İttifakı oylarının yüzde 50’nin altına düşeceği yönündeydi. Ancak büyük kentlerde ciddi kan kaybetmesi ve İstanbul ve Ankara gibi büyük kentleri muhalefete kaptırıyor olması, ekonomik başarıyla destek toplayan iktidarın ‘beka’ söyleminde ısrar ederek, üretim merkezlerindeki popülaritesini kaybettiğini gösteriyor.

Yani sizce Cumhur İttifakı için sandıkta ters tepen şey ‘beka’ söylemi mi oldu?
Öyle olduğunu düşünüyorum. Bir kere ülkenin beka sorunu varsa, bunun tartışılacağı ilk yer TBMM’dir. Devletin varlığına bir tehdit varsa, buna karşı alınacak önlemlerin belirleneceği yer meclistir. Oysa muhalefetin bu beka meselesini TBMM’ye taşıma talebi, AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

Demek ki, AKP ve MHP bu beka meselesini aslında ciddiye almıyor. Ama meydanlarda başka bir şey konuşulmadı. Yerel yönetimlerin vaatleri, halkın sorunları gündeme gelmedi. Muhalefet adayları yaygın medyada kendilerine doğru düzgün yer bulamadı. 31 Mart seçimleri bir yerel seçim olmaktan çıkarıldı. Adeta ikinci bir referandum haline sokuldu. Tehditler ve ‘terörist’ söylemleri her gün tekrarlandı. Toplum da bu tavra olan tepkisini sandıkta gösterdi diye düşünüyorum.

31 Mart sonrasında şimdi de “seçimde şaibe mi var” tartışması başladı. Türkiye’nin seçim sistemi, demokratik teamüllere yeterince uygun mu?
Türkiye, en azından 70 yıldır demokratik seçim yapmaya çalışan bir ülke. 1948-50 arasında, seçimin demokratik standartlarını oluştururken, Demokrat Parti (DP) ile CHP büyük tartışmalar sonucunda bir mutabakata vardı.

Bu noktada tamamen bağımsız ve tarafsız bir gözün denetiminde seçimlerin yapılması kararlaştırıldı. Bu bağımsız merci de yargı oldu. Sandıkta yürütmenin gölgesi kaldırılacaktı. Çünkü DP, 1946 seçimlerinde vali ve kaymakamların iktidar lehine sürece müdahale ettiğini, oy sayımına müdahale ettiğini öne sürüp “Bir daha seçime girmeyiz” dedi.

İşte buradan çıkan 1950 Mutabakatı ile seçim sistemine ilişkin tüm yetki ve denetleme hakkı yargı sistemine devredildi. Ancak 2018 seçimlerinde bu ilkelerden vazgeçtik. Vahim olan durum budur. Türkiye’de artık seçimlerin demokratik olup olmadığı ne yazık ki tartışmalı bir noktadadır.

Fakat bu kez muhalefet değil, iktidar seçimlerde şaibe olduğunu iddia ediyor. Bu, Türkiye’nin siyasi tarihinde de garip bir durum değil mi?
Ortaya çıkan sonuç, bu kadar antidemokratik defoları olan bir seçim sistemine rağmen çıkmış bir sonuç.

Onun için, 31 Mart sonuçları demokrasinin başarısı olmaktan ziyade, demokratik standartlar bu kadar örselenmiş olmasına rağmen, bu sonuç nasıl ortaya çıktı diye sormamız gerekiyor? Bir küçük mucize var ortada.

Genel olarak algı, yürütmenin gölgesinin sandığın ve yargının üzerine düştüğü yönünde. Görünen o ki, iktidarın seçim kampanyası kendi tabanları açısından da kabul görmedi. Oylarını genel olarak koruyan Cumhur İttifakı, ülkenin en üretken sanayi ve turizm merkezlerinde güven tazeleyemedi. Geldiğimiz noktada, iktidarın muhalefeti seçim usulsüzlüğü ile suçlamasının nedeni bu. Oysa büyük şehirlerde yerel olmayan adaylarla çıkıp beka meselesine yaslanarak yanlış bir strateji izlenmiş olmasının özeleştirisi yapılmıyor.

“EKONOMİK KRİZ, SANDIĞA TAM YANSIMADI”
“31 Mart’ta ittifaklar seçimi yaşadığımız için, ekonomik krizin sandığa ne oranda yansıdığını tam hesap edemiyoruz. Mesela 2008 krizi sonrasında, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde AKP’nin oyu yüzde 8 gerilemişti. Fakat AKP o seçime kendi başına girmişti. Bu yüzden krizin etkisi daha net görülüyordu. 31 Mart’ta ise toplumda ekonomik kriz algısı olsa da, bunun sandığa yansımasını tam ölçemiyoruz.

Bizim yaptığımız saha araştırmalarına göre, AKP seçmeni hala Erdoğan hükümetinin atacağı adımlarla ekonomiyi düze çıkarabileceğine inanıyor. Bu nedenle kriz oyları beklenen düzeyde gözükmüyor. Ama seçmenin bu inancı aşınırsa, o zaman iş değişir.

Türkiye’de insanlar hala genel olarak cüzdanlarına değil, ekranlarına bakarak oy veriyor. Cüzdan başka bir şey söylüyor, ekran başka bir şey söylüyor. 31 Mart sonuçlarına baktığımda, halkın genel çoğunluğunun sanki ekranı dinlemeye devam ettiğini görüyorum.”



İlgili Haberler
0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu yazmak ister misiniz?

Yorum yap