USD/TRY
Döviz Çevirici
TRY
USD
EUR
Hesapla

“Tek kanalın sabrından çok kanalın hızına...”

Yaz sıcakları nedeniyle televizyon kanallarıyla hiç yapmadığım kadar haşır neşir olunca, geçmiş bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Kanalların sayısının ve içeriğinin çeşitlenmesiyle yaşamımızda önemli değişikliklerin oluştuğunu ve hız çağını düşündüm.

“Tek kanalın sabrından çok kanalın hızına...”

Genellikle 1946-1964 yılları arasında doğan kişileri ifade eden “Baby Boomer” kuşağından az da olsa nasibini almış kişiler gibi, radyonun başına ailece oturup hoparlörden gelen o cızırtılı sesi saatlerce dinlemek artık çok eskilerde kaldı. Şimdi dijital çağın çocukları olan Y ve Z kuşağı insanları, birkaç işi aynı anda yaparken bile yaşamlarının durağan olmasından şikâyet ediyor. Hızlı çalışıyor, hızlı yemek yiyor, hızlı yürüyor, hatta kelimeleri yutarcasına hızlı konuşuyoruz. Bu ortamdan her ne kadar şikâyet etsek de evde üç günden fazla oturunca hemen canımız sıkılıyor.

Ekonomist’in 19 - 29 Ağustos 2026 tarihli sayısından

Gelelim bu hız çağının televizyon yaşamımıza getirdiği değişikliklere. Artık insanlar saatlerce gözlerini televizyona dikip aynı kanalın programlarını peş peşe izlemekten hoşlanmıyor. Erkekler maç ve haberlere, hanımlar ise dizi, yarışma ve klasik filmler gibi programlara yönelip aradığını bulana kadar o kanaldan bu kanala saniyelik geçişler yapıyor. Gençler ise cep telefonu gibi ellerindeki mobil cihazlarla dijital dünyaya yelken açıyor.

Reytingin henüz keşfedilmediği günler

Çok değil, bundan 36 yıl öncesine kadar her şey çok farklıydı. İstiklal Marşı’yla başlayan TRT yayınları, “Lütfen televizyonunuzu kapatmayı unutmayın” yazısı görünene kadar en ince detayına kadar izlenirdi. Koltuğuna mıhlanmış pozisyonda siyah-beyaz ekranına kendini kaptıran aile reisi, “Kaçak” dizisinden gözünü alamayıp yemeği ateşte unutan evin hanımı ve yatmamakta direnip film seyretmeye çalışan çocuklar günlük yaşamımızdan birer kesitti. Televizyon izleme üzerine çıkan kavgalar ise kanal seçimi için değil; ses ayarı ya da koltuğuna serilmiş kişinin önünden eğilmeden geçip geçmeme üzerine olurdu.

Ben bu süreci hem ekran önünde hem de TRT stüdyolarında geçirme şansı bulmuş kişiler arasındaydım. Hürriyet Gazetesi’nin televizyon sayfalarına ve o zamanın en çok satan haftalık yayınlarından olan TV’de 7 Gün Dergisi’ne haber üreten muhabirlerden biriydim. Sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen meslektaşlarımla birlikte, adeta TRT mensubu kadar kurumun iç yapısını bilir, stüdyolar arasında mekik dokurduk. Şimdi kimsenin umursamadığı bazı programların ekran arkasını gazete ve dergi sayfalarına yansıtmak çok önemliydi. Bilgi yarışmasında bir yarışmacı üst üste kazanmaya görsün, hemen röportajlar yapar ve onu adeta Einstein muamelesine tabi tutardık.

Ekranın önünden perde arkasına uzanan televizyon serüveni

Şimdilerde çok komik gelen bu gazetecilik anlayışı o günler için oldukça popülerdi. Zira tekdüze yaşamımızı renklendiren tek şey TRT kanalıydı ve sihirli camda kolu görünen kişi bile sohbetlerimizin konusu olurdu. Haberleri sunan spikerlerin yaşamlarının hemen her kesitini bilir, onları ailemizin bir ferdi gibi görürdük. Aslında giyimden yaşam tarzına kadar o ünlü spikerlerin bizden farklı bir yanı yoktu. Ama onlar, ekranda görünmenin faturasını çoğu zaman ağır şekilde öderlerdi.

Aldıkları memur maaşıyla, zaten dar olan bütçelerine rağmen değişik kıyafetler giymek ve güzel görünmek için saç renklerini değiştirmek gider kalemleri arasında yer alırdı.

Ekranda zengin ve albenili görünürler ama kamera arkasında ellerinde kâğıt kalem aylık bütçelerini yapmakta zorlanırlardı. Kısacası, onların görünen ve görünmeyen yönleri arasında büyük uçurumlar vardı ve televizyon yayıncılığının gelişmesi için gösterdikleri özveri gerçekten çok fazlaydı. İptidai stüdyolarda cirit atan farelerden korunmak için ayaklarını sandalyenin üzerine çekip, belden yukarı görüntülerine aksetmeden haber sunan spikerlere çok rastlamışımdır.

O zamanlar gerçekten çok idealist bir çalışma ortamı vardı. Rekabet olmadığı için reyting ya da parasal çıkarlar uğruna program yapılmazdı. Ancak bu rekabet ortamının olmamasının bir dezavantajı da vardı; kıyaslayabileceğiniz bir şey olmadığı için insanların kendilerini geliştirip geliştirmediğini tam olarak anlayamazdınız. Buna rağmen o dönemin TRT’si, izleyicisine her zaman en iyisini vermeye çalışırdı.

Kumandanın ucundaki hayat

Ve geliyoruz bugünlere... Hız çağının gereği olarak artık saatlerce bir kanalın esiri olmuyoruz. Dakikalık, hatta saniyelik geçişlerle o kanaldan bu kanala dolaşıp duruyoruz. Bir kanalda sabit kalmamız için ise programın bizi gerçekten etkilemesi gerekiyor. Bugün yalnızca TRT bünyesinde 14 farklı televizyon kanalı yayın yapıyor (TRT 1, TRT Haber, TRT Spor, TRT Belgesel vb.). Türkiye’de TRT dışında ilk özel televizyon kanalı olan ve Ahmet Özal ile Cem Uzan’ın ortaklığında kurulan Magic Box (daha sonra Star TV adını aldı), 1 Mart 1990’da uydu üzerinden test yayınlarına başlamıştı. Bu girişim, TRT’nin devlet tekelini fiilen kırarak Türkiye’de özel televizyonculuğun başlangıcı olmuştu. Onu sırasıyla Erol Aksoy’un 1992’de kurduğu Show TV, yine aynı yıl Dinç Bilgin’in kurduğu Kanal 6 ve Haldun Simavi’nin kurduğu HBB takip etti.

Peki, hiç düşündünüz mü ülkemizde yayın yapan kaç kanal var? RTÜK verilerine göre 2026 yılı itibarıyla Türkiye’de televizyon kanal sayısı şöyle: Ulusal kanal sayısı 14, bölgesel kanal sayısı 7 ve yerel kanal sayısı 116 olmak üzere toplam 137 televizyon kanalı RTÜK tarafından lisanslı olarak faaliyet gösteriyor. Türksat uydu yayınları sayesinde de toplam 532 kanal uydularımız üzerinden yayın yapıyor. Ayrıca bu kanallar, Türkiye’nin yanı sıra 110’dan fazla ülkeye ulaşıyor. Bu arada RTÜK, ulusal, bölgesel ve yerel olmak üzere yaklaşık 600 lisanslı televizyon kanalını denetliyor.

Televizyonun dev ekonomisi

Bir de Türkiye’de televizyon yayıncılığı sektörünün ekonomik büyüklüğüne bakacak olursak; 2026 yılı itibarıyla yaklaşık 30 milyar TL düzeyinde olduğunu söyleyebilirim. Bu rakam; reklam gelirleri, sponsorluklar, içerik satışları ve dijital platform entegrasyonlarıyla birlikte hesaplanıyor. Söz konusu 30 milyar liranın dağılımı ise şöyle: Reklam gelirleri 22 milyar lira, sponsorluk ve içerik satışları 5 milyar lira, dijital entegrasyonlar (YouTube, OTT ve sosyal medya) ise 3 milyar lira düzeyinde. Ulusal kanallar pastanın yüzde 70’ini, yerel ve bölgesel kanallar ise yüzde 30’unu paylaşıyor. Şunu da belirtmeliyim ki dijital rekabet, yani YouTube ve Netflix gibi platformlar, genç izleyiciyi televizyon ekranından giderek uzaklaştırıyor.

Sonuçta kendi kendime şu soruyu soruyorum: Tek kanallı, her şeyin daha sade ve temiz olduğu geçmiş mi; yoksa bol kanallı, hız çağının dijital destekli televizyon dünyası mı?
Belki de asıl cevap, hangisinin daha iyi olduğunda değil; geçmişin samimiyetini korurken, bugünün imkânlarından yararlanabilmektedir.

0

EKONOMİST YENİ SAYI
Ekonomist Dergisini takip etmek için abone olun.
ABONE OL