Ulusal şampiyonlar yaratmamız gerekiyor

Ulusal şampiyonlar yaratmamız gerekiyor

Chicago Üniversitesinden Prof. Dr. Ufuk Akçiğit, ABD’den sonra Türkiye’de de büyümenin neden yavaşladığı üzerine çalışıyor. Akçiğit, Türkiye’de büyümenin yeniden hızlanması için yeni ulusal şampiyonlar yaratılması gerektiğini söylüyor.

TALAT YEŞİLOĞLU
tyesil@ekonomist.com.tr

Almanya doğumlu ama ailesiyle 5 yaşında iken Bursa Karacabey’e dönüyor. İlkokul ve ardından Ankara Anadolu Lisesi. Üniversite sınavında Türkiye 26’ncısı ve Koç Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tam burslu olarak okuyor.

Doktora için adres bu kez MIT oluyor, doktora danışmanı da bir başka ünlü Türk akademisyen Prof. Dr. Daron Acemoğlu. Pensilvanya Üniversitesi’nde dört yıllık akademik yaşamdan sonra Chicago Üniversitesi’ne geçiyor. Halen, Nobel ödüllü altı akademisyenin bulunduğu bu üniversitenin iktisat bölümünde ders veriyor.

FED, TCMB, IMF, Danimarka Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı gibi kurum-lara danışmanlık yapıyor. Sırada İtalya Merkez Bankası var. Kısa bir özgeçmişini sunduğumuz Prof. Dr.Ufuk Akçiğit’in Amerika’da büyüme dinamizminin neden yavaşladığı üzerine, FED’de çalışan Sina Ateş ile birlikte yazdıkları makale dünyanın önde gelen kuruluşlarında tartışma konusu.

Bu süreçte, Türkiye’de 2006-2012 döneminden sonra büyüme dinamizminin neden kaybedildiği üzerine yaptığı çalışma da öne çıktı. Sırada KGF kredilerinin etkilerini araştırmak var.

ABD ekonomisindeki büyüme dinamiklerinin yavaşlamasına ilişkin akademik çalışmanız epey ilgi çekti. Bu çalışmada hangi sonuçlara ulaştınız?
Uzun vadede ekonomik büyümenin tek koşulu yeni teknoloji ve inovasyon. Dolayısıyla “Ekonomik büyümeyi nasıl artırırız?” sorusunun doğrusu, “İnovasyon ve teknolojik gelişmeleri nasıl artırırız?” olmalıdır. Bu problemi çözebilmek için ajandamı üçe böldüm. Bu işin ilk ayağı şirketleri anlamaktı.

Çünkü AR-GE harcamalarının büyük bir bölümünü şirketler üstleniyor. Genelde de politikaları hep şirketler için tasarlıyoruz. Dolayısıyla şirketleri iyi anlamamız gerekiyor. Sübvansiyon verilmesi gerekiyor mu? Neden hane halkından aldığımız vergilerle şirketlere dönüp, “Kârınız yetmiyor, haydi biraz da biz destekleyelim?” diyoruz. Dışsallık etkileri yüzünden desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Ya ikinci ayak nedir?
Aslında şirketler AR-GE için iyi araştırmacılar, mühendisler bulup işe alıyorlar. 75-80 milyonluk ülkede mucitlerimizi nasıl seçiyoruz? Acaba en zeki insanların önünü açıyor muyuz? Yoksa finansal zorluklar veya kültür yüzünden önlerini kapatıyor muyuz? Örneğin bazı kültürler yeniliğe daha açıktır, bazıları da “Eski köye yeni adet getirme” anlayışındadır. Bu beyinlerin kendilerini ifade etmeleri konusunda engeller varsa bunlar nedir ve bunları kaldırmak için ne gibi politikalar tasarlamalıyız?

Ya üçüncüsü?
Yeni teknoloji geliştirebiliriz ama bunu ülke geneline yayamazsak, kapsayıcı bir büyüme geliştiremeyiz. Yeni teknolojiler şirketlerin bünyesinde kalırsa genel bir büyüme sağlayamayız. Dolayısıyla aslında bizim sormamız gereken sorulardan biri de teknolojilerin yayılmasına ne kadar fazla izin verebiliyoruz? Sonuçta, şirketler, kişiler ve teknolojilerin yaygınlaşmasını araştırdım.

Almanya’da önemli bir ödül kazandınız. Max planck-humboldt araştırma ödülünün özelliği nedir?
Almanya Hükümeti, uluslararası yıldız araştırmacıları Almanya’ya bağlayalım ve onlardan faydalanalım diye araştırma ödülü oluşturdu. Ödülün değeri 1,5 milyon Euro. Geçen yıl doğal bilimler alanında verildi. Bu yıl sosyal bilimler dalında veriliyor.

İlk alan da ben olacağım. 1,5 milyon Euro araştırma için, 80 bin Euro da kişisel ödül olacak. Orada da çalışacağımız konular var. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen Doğu ile Batı Almanya arasındaki ekonomik göstergelerde bir yakınsama olmadı.

Hala iki taraf birbirinden çok ayrı ve bunun nedenleri araştırılıyor. Buna çok önem veriyorlar. Bu yüzden şirket ve kişi dinamikleri üzerinden araştırma yapacağım.

ABD ekonomisindeki büyüme dinamizmi neden yavaşlıyor?
Amerika’da şirketler ayağında genelde şöyle bir trend var. 1980’lerde başlayan ve 2000’li yıllarda ivmelenen bir eğilim var. Birincisi, genel olarak verimlilikte bir yavaşlama görüyoruz. İkincisi, şirket yoğunluğunda bir artış görüyoruz. Ne demek bu? Şirketlerin pazar paylarında çok ciddi artışlar var. Aynı dönemde yeni şirket oluşumlarında bir düşüş görmeye başlıyoruz. Yine aynı dönemde GSYH’nin işçilere ödenen bölümünde azalma görüyoruz.

Yani, kârlarda artış olurken işçilere ödenen bedellerde azalış var. Şirket yoğunluğu artıyor, bazı şirketlerin piyasa etkinliği artıyor ama çalışanlara ödenen ücretler reel olarak geriliyor. Piyasa liderlerinin verimliliği ile onları takip edenlerin verimliliklerine bakıldığında aralarındaki makas açılıyor. Piyasa liderlerinin verimliliğinde çok ciddi bir ivme kaybı yok iken arkada kalanların verimliliği geriliyor. Dolayısıyla geriden gelenler piyasanın lider şirketlerini zorlayamıyor.

Türkiye’de TCMB ile 2006-2012 dönemi için benzer bir çalışma yaptınız. Dönemler arasında ne değişti ki dinamizm azalmaya başladı?
Yaklaşık bir yıldan beri TCMB ile mikro bazlı veri çalışması yapıyoruz. Türkiye’deki şirketlerin verimliliklerinin nasıl geliştiğini, ne gibi ihtiyaçları olduğunu anlayıp politika önerilerinde bulunmak için geniş kapsamlı bir proje başlattık. Bu kapsamda ilk olarak verimlilik ve inovasyon konusuna eğildik.

İkinci olarak da KGF desteklerinin etkileri üzerine çalışıyoruz. Çalışma hala sürüyor. Çalışmanın üçüncü ayağında ise şu andaki düzenlemelerin şirketlerin büyümesine ne gibi pozitif veya negatif etkileri olabileceğini inceliyoruz. Örneğin çalışan sayısı 50’yi aştığı zaman yasal düzenlemelerin çok ciddi bir şekilde devreye girdiğini görüyoruz.

Bu nedenden ötürü 50 çalışanı olan şirket sayısında ciddi bir yoğunlaşma gözleniyor. Şirketlerin çalışan sayısı 50’ye yaklaştığında farklı kentlerde yeni yatırımlara soyunduklarını veya faaliyetlerini farklı kentlere böldüklerini görüyoruz. Bu da verimlilik kaybı oluşturuyor. Türkiye’de dinamizm açısından 2006-2012 arasında çok olumlu şeyler görüyoruz. 2012’den sonra ise ne yazık ki bazı kırılmalar gözlemledik.

Nedir bu kırılmalar?
Birincisi, şirketlerin ortalama büyüme hızında bir yavaşlama var. İkincisi, büyük şirketlerin piyasa yoğunluklarında artış görüyoruz. Üçüncüsü, ürün fiyatlarında artış var. Normalde, verimlilik artışlarından kaynaklanıyorsa ürünlerin fiyatlarının artmasından, kârların yükselmesinden korkmamak gerekiyor. İnovasyon ve verimlilik sonucu fiyat artışı oluyorsa, bu şirket için bir ödül. Dolayısıyla sormamız gereken soru, ürünlerin fiyatlarını artıran şirketlerin verimlilikleri nasıl değişmiş? Ne yazık ki, 2012’den sonraki dönemde verimlilik artışı göremiyoruz. Daha çok piyasa etkinliklerini kullanarak fiyat artışı yapmışlar.

Başka ne gibi bulgular var?
Diğer bir bulgu ise normalde biz devri daimi severiz. Buna “yapıcı yıkım” deriz. Aslında büyümenin motorudur. Yani, verimsiz piyasa liderlerinin daha verimli çalışan şirketler tarafından liderlikten düşürülmesi aslında sağlıklıdır. Biz bu dönemde tam aksine, piyasa lideri şirketlerin yerlerini daha sıkı bir şekilde koruduklarını görüyoruz.

Devri daimlerin 2012’den sonra azaldığı gözleniyor. Bunun dışında şirketlerin büyüme hızındaki dağılımın daraldığını görüyoruz. Dağılımın dar veya geniş olması, ekonominin ne kadar dinamik olduğunu gösterir. Orada da bir azalma görüyoruz. Şirket yoğunluğu ile işçiye ödenen ücretler arasında negatif bir ilişki görüyoruz. Yani, bazı şirketler piyasa etkinliklerini artırdıkça bunu maliyeti çalışanlara çıkıyor.

Yoğunluk artarken çalışan ücretlerinde azalış görüyoruz. Aynı dönemde yeni şirket oluşumlarında da azalma var. Genç şirketlerin ekonomik faaliyetlerdeki paylarında bir düşüş görüyoruz. Yani, istihdamın ne kadarının 5 yaşın altındaki şirketlerde olduğuna baktığımız zaman orada da azalma söz konusu. Sonuçta, 2012’den sonra saydığım 10 kalemde genel olarak bir dinamizm kaybı görüyoruz.

Sizce bu dinamizm kaybı neden kaynaklandı? 2012’den sonra ne oldu?
2012 sonrasında oluşan etkenlerin en önemlisi, FED’in piyasaya verdiği kaynakları azaltacağını açıklamasından sonra Türkiye’deki şirketlere fon akışının da azalmaya başlamasıdır. Azalmanın ilk etkisi 2013 bilançolarında görülmeye başlanıyor.

Makro verilere baktığımızda aynı dönemde Türkiye’de kredi kullandırma hızında da yavaşlama görüyoruz. Kredileri de TL ve yabancı para (YP) olarak ikiye ayırdığınız zaman, bunun YP kredilerinde olduğu ortaya çıkıyor.

Daha da önemlisi, mekanizmayı daha iyi anlamak için, yurtdışından krediye ulaşımı olan ve yurtiçinde YP borçlanan şirketler diye ikiye ayırdığımız zaman, yurtdışında krediye ulaşımı olan şirketlerde bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. Sıkıntı, yurtiçinden YP borçlanan şirketlerde oluyor. Dolayısıyla 2012-2013’teki kırılmayı anlatan en iyi göstergelerden biri bu ayrımdır.

Teşviklere rağmen, istihdamın artması bir yana, işsizlik artıyor. Tablo daha mı kötüleşecek, yoksa dibi gördük mü?
Bunu tahmin edebilmek çok kolay değil. Global gelişmeler de etkiliyor. Çünkü çok belirsiz bir ortamdan geçiyoruz. Ticaret savaşlarına baktığınız zaman, ABD’de belirsizlik endeksi, tarihi yüksek seviyelerinde. Doğru politikaları uygulayabilirsek, ben Türkiye’nin yeni istihdam yaratabileceğini düşünüyorum.

Biz yeni ulusal şampiyonlar yaratmamız gereken bir ortamdayız. Orta boylu şirketlerimizi büyük boylu hale getirmemiz gerekiyor. Türkiye’nin küçük ölçekli şirket sıkıntısı yok, hatta fazlası var.

Türkiye’de girişimci eksikliği olduğu değil, çok aşırı girişimci olduğu görüşündeyim. Girişimcilik yapmaya çalışan birçok kişinin yıldız şirket olmaya aday kuruluşlarda müdür pozisyonda çalışması gerekiyor. Türkiye’deki asıl eksiklik, yeterince ulusal yıldız şirketin olmaması.

Küçük şirketlere destek vermek, çeşitli nedenlerden ötürü tabii önemli. Ama kaynaklarımızı çok küçük şirketlere kanalize etmektense büyüklerle daha iyi rekabet edebilecek, onları zorlayacak baş altı dediğimiz şirketleri desteklemek gerekiyor.

Küçükler yerine orta boylu şirketlere destek verelim mi diyorsunuz?
KOBİ’lere destek vermek tabii ki çok önemli. Ama fazla destek de KOBİ’lerin orta boya geçme güdülerini negatif etkiliyor. Çünkü şirketler büyüdükçe bu teşviklere ulaşım azalacağı için küçük kalmanın önemi ve değeri de artıyor. Dolayısıyla burada doğru bir denge yakalamak gerekiyor.

Ekonomide küçülmeyi durdurmak ve yeniden büyümek için ne gibi önlemler öneriyorsunuz?
Aslında Türkiye’de iki sıkıntımız var. Birincisi, yeterince yeni teknoloji üretmedeki sıkıntı. Bunu hızlandırmanın önemli ayaklarından biri üniversiteler. İlk ayağı, temel bilim ayağının ortaya çıkması. İkincisi de şirketlerin temel bilimler üzerinden kurgu yapıp ürünler üretmesi. İlk ayak, üniversitelerden geliyor. ABD’ye bakarsak inovas-yonun yavaşladığını görüyoruz.

Çok ilginçtir ki, ABD’de Federal Hükümet’in temel bilimler için ayırdığı kaynak 1980’den bu yana aşağı doğru gidiyor. Temel bilimlere harcanan kaynaklar azaldıkça dinamizmdeki yavaşlama da aynı seyrediyor. Dolayısıyla Türkiye’de de üniversitelere ayırdığımız kaynak çok önemli bir inovasyon politikasıdır. İkincisi, üniversitelerin güçlü olması, sadece yeni teknoloji üretilmesi için değil, yeni teknolojilerin şirketler tarafından benimsenmesi, yaygınlaşması için de önemlidir.

Yeni teknoloji yaratabilirsiniz ama o teknolojiyi üretime aktaracak yetişmiş teknik elamanınız yoksa yaygınlaştıramazsınız. Üçüncü bir ayak da, lisanslama. Yani üretilen yeni teknolojileri lisanslamak ne kadar kolay? Örneğin sizin bir patentiniz var, ben bu patenti ne kadar çabuk alabilirim? Örneğin benim teknolojiye ihtiyacım var ama bu yeniliğe kimin sahip olduğunu bilemiyorum. Veya tam tersi, teknolojiniz var ve satmak istiyorsunuz ama bunu kimin alabileceğini bilemiyorsunuz. Dolayısıyla, konut piyasası gibi aracıların olduğu bir piyasanın oluşturulması gerekiyor.



İlgili Haberler
0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu yazmak ister misiniz?

Yorum yap