Küresel ticaret, ABD Başkanı Donald Trump’ın gümrük duvarlarını diplomaside bir silah olarak kullanmaya başlamasıyla yeni bir döneme girdi. 2025 yılı ABD’nin müttefikleri de dahil neredeyse tüm ekonomilere uygulayacağını açıkladığı yeni gümrük tarifelerinin yarattığı tartışmalar ile geçerken, 2026’nın ilk günlerinde de İran ile gerilim nedeni ile bu ülke ile ticaret yapacak üçüncü ülkelere ABD tarafından yüzde 25 ek gümrük vergisi uygulanacağı açıklandı. Pek çok ekonomist ve siyaset bilimci, SSCB’nin yıkılışı sonrasında dünyaya hakim olan liberal-kapitalist düzenin ciddi bir sarsıntı yaşadığı görüşünde.
Biz de sağladığı kredi bilgi ürünleri ve çözümleri ile finansal ve ticari kuruluşlar ile tüketicilerin karar alma süreçlerine hızlı ve etkin bir şekilde destek olmayı hedefleyen CRIF Türkiye Ülke Müdürü Selim Tezel ile gümrük duçarları ile oluşan yeni küresel ticaret düzenini ve ortaya çıkan risklerle mücadele etme yöntemlerini konuştuk. 1988 yılında İtalya'da faaliyete geçmiş olan CRIF, 50 ülkede 92 binin üzerinde banka, kredi birliği, finansal ve finansal olmayan kuruluşa hizmet veriyor. Ayrıca 20 ülkede kredi kayıt bürosu olarak faaliyet yürütüyor. 2024 yılında CRIF’in toplam cirosu 850 milyon euroya ulaştı.
ABD’nin yaşama geçirdiği yeni vergi tarifeleri, küresel ticareti nasıl etkiliyor?
ABD Başkanı Donald Trump, 1 Ağustos 2025’te yeni gümrük tarifelerini açıkladı. Bu açıklanan tarifelerle dünya ticaret dengelerinde önemli değişimlere neden oldu. Trump tarafından açıklanan bu yeni gümrük tarifeleriyle, dünya genelinde yüzde 15 ila yüzde 50 arasında değişen oranlarda vergi artışları yürürlüğe girdi. Yeni gümrük tarifeleri, küresel ticaret dengelerinde belirgin bir kırılma yaratırken yeni vergi oranları, özellikle Asya ve Güney Amerika gibi üretim merkezleri için rekabet koşullarını da zorlaştırdı. Trump’ın ekonomi politikasında oluşturduğu bu yeni tavırla birlikte ABD ile ticaret anlaşması bulunmayan ülkeler, ürünlerini daha yüksek tarifelerle ihraç etmek zorunda kalıyor.
Küresel ticaret dengelerinde majör değişimlere yol açan yeni gümrük tarifeleri, bazı ülkeler avantajlı konuma taşırken bazılarını ise belirgin biçimde dezavantajlı duruma getirdi. Türkiye açısından değerlendirdiğimizde ise olumlu bir tablonun ortaya çıktığını görüyoruz. Türkiye, bu düzenleme kapsamında en düşük gümrük vergisi uygulanan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, Türkiye’nin ABD nezdinde güvenilir bir ticaret ortağı olarak görüldüğünü, Türk ihracatçılarının küresel pazarlardaki rekabet gücünü koruduğunu ve ülkemizin dış ticaretteki güçlü konumunu sürdürdüğünü gösteriyor. Söz konusu bu gelişme, yalnızca ticaret akışlarını değil; küresel tedarik zincirlerinin yönünü, yatırım kararlarını ve ihracat stratejilerini de yeniden tanımlıyor. Bu yeni denge, düşük vergi diliminde yer alan ülkelere belirgin avantaj sağlıyor. Türkiye bu avantajı kullanarak rekabetçi konumunu güçlendirme ve ABD pazarında yeni fırsat alanlarına erişme potansiyeli taşıyor.
Hangi bölge ve ülke yeni vergi tarifelerinden nasıl etkileniyor? Trump, bazı tarifeleri geri almış ya da ertelemiş olsa da, küresel ticaret açısından nasıl bir değişim yaşanıyor?
Trump’un verdiği kararlar sonrası yürürlüğe giren yeni gümrük tarifeleri, özellikle Amerika kıtasında yer alan Kanada ve Meksika doğrudan ve olumsuz şekilde etkiledi. Yeni tarife düzenlemeleri; Avrupa’da İsviçre’yi, Asya’da ise Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Vietnam’ı doğrudan etkiledi. Yeni tarifelerle birlikte Kanada’nın vergi tarifesi yüzde 25’ten yüzde 35’e, Meksika’nın vergileri yüzde 25’ten yüzde 50’ye çıkarıldı. Avrupa ülkeleri içinde en olumsuz etkilenen İsviçre’de vergiler yüzde 39’a yükseltildi. Diğer yüksek vergi getirilen ülkeler arasında yüzde 50 ile Brezilya, yüzde 30 ile Güney Afrika yüzde 20 ile Vietnam ve Tayvan yer alırken Japonya ve Güney Kore‘ye uygulanan vergi oranları yüzde 15 olarak belirlendi. Bu ülkelerde ihracat maliyetleri artarken, rekabetçilik azaldı. Bu tabloya rağmen Türkiye gibi düşük vergi diliminde yer alan ülkeler; çelik, otomotiv, tekstil, kimya ve makine sektörlerinde fiyat avantajı ve güvenilir tedarikçi imajıyla öne çıkıyor. Bu tablo Türkiye’yi ABD açısından stratejik bir ticaret ortağı konumuna taşıyor.
Türkiye açısından bu yeni dönem ne tür fırsat veya riskler içeriyor?
ABD’nin uyguladığı düşük vergi en çok Türkiye gibi düşük vergi diliminde yer alan ülkeler için avantaj sağlıyor. Türkiye’de özellikle bazı sektörlere önemli ihracat fırsatları getiriyor. Bu sektörler arasında makine ve mekanik cihazlar, elektrikli cihazlar, optik ve tıbbi aletler, farmasötik ürünler, organik ve muhtelif kimyasallar, demir-çelik, kauçuk ürünleri ile oyuncak ve spor malzemeleri öne çıkıyor. Türkiye bu sektörlerde güçlü üretim kapasitesi, kalite ve rekabetçi fiyat avantajıyla ABD’nin ithalatında oluşabilecek boşlukları doldurabilecek bir konuma sahiptir. D&B Hoovers veri tabanı, Amerika’da toplam 55 milyon 600 binden fazla firma bilgisine ek olarak, vergi sınırlamaları kapsamında öne çıkan sektörlerde faaliyet gösteren 700 binden fazla yerleşik firmaya ilişkin kapsamlı veri sunuyor. Bu da Türkiye için geniş ve çeşitlilik arz eden bir müşteri potansiyeline işaret ediyor.
Bu durum Türk ihracatçılara fiyat ve erişim avantajı sağlıyor. Ancak risk tarafında ABD’nin yüksek regülasyon standartlarına uyum konusunda da firmalara önemli sorumluluklar düşüyor. UL/ETL sertifikaları, FDA onayları ve enerji verimliliği belgeleri gibi süreçlerin eksiksiz yönetilmesi, başarının devamlılığı için Türkiye açısından kritik önem taşıyor. Ayrıca, çelik, otomotiv ve bakır gibi stratejik sektörlerde yürütülen müzakereler yapıcı şekilde devam ediyor. Tekstil ve konfeksiyon alanında da yeni açılımlar olabilir. Tüm bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ticarette öngörülebilir ve sürdürülebilir bir iş birliği zemini oluşturuyor.
Trademap’ten ürünler bazında alınan ithalat ihracat verilerine göre; Türkiye’nin ABD’ye ihracatında önemli bir kalem olan değerli taşlar, metaller ve lüks segment ürünler, 2024 yılında 680,8 milyon dolar değerinde ihracat gerçekleştirdi. bu segmentte son 5 yılda yıllık ortalama %36 büyüme ile en hızlı artış gösteren sektörlerden biri olarak dikkat çekmektedir. Brezilya, Meksika, Kanada, Güney Kore ve Güney Afrika gibi ülkelerin vergi kısıtlamalarına tabi olması, Türkiye için yüksek kaliteli işçilik, özgün tasarım, sertifikalı değerli taş ve metal kullanımıyla birlikte; Türk üreticilerin ürün güvenliği ve kalite standartlarına uyumu pazardaki konumlarını güçlendirecektir. Son 5 yıldaki ortalama büyüme hızı ile öne çıkan diğer sektör ise elektrikli makine, elektronik cihaz ve teçhizat oldu. 2024 verilerine göre Türkiye’nin bu alandaki ihracatı 957 milyon dolar değerinde gerçekleşti. Kanada, Meksika, Brezilya, Vietnam ve Japonya gibi ülkelerin vergi sınırlamalarına tabi olmaları, Türkiye için rekabet avantajı yaratmaktadır. Özellikle sanayi makineleri, otomasyon sistemleri ve mekanik yedek parçalarda Türkiye’nin üretim kabiliyeti dikkate alındığında, katma değerli ve teknoloji odaklı ürünlerle ihracatın artırılması mümkün. ABD’nin enerji, inşaat ve üretim sektörlerinde artan makine talebi doğrultusunda, elektrikli taşıt yan sanayi, yenilenebilir enerji ekipmanları ve endüstriyel otomasyon bileşenlerine odaklanmak, Türkiye’nin kalite ve rekabetçi fiyat avantajını öne çıkararak pazar payını genişletmesi için önemli bir fırsat sunuyor.
Sektörel anlamda yansımalar neler? Türkiye açısından hangi sektörler avantajlı hale geliyor?
Trump’un aldığı kararlarla yürürlüğe giren yeni vergi rejimi, sektörler arasında farklı dinamiklerin oluşmasına neden oldu. Özellikle makine, elektrikli cihazlar, tıbbi-optik ekipmanlar, ilaç ve kimya gibi yüksek katma değerli alanlarda Türkiye güçlü bir konumda bulunuyor. Bu sektörlerdeki üretim altyapımız, maliyet avantajımız ve esnek tedarik yapımız sayesinde ABD pazarında oluşan boşlukları doldurabilir böylece yeni pazar alanları oluşturabiliriz. Bu alanda sanayi makineleri, ilaç ve demir-çelik kategorilerinde elde edilen dış ticaret fazlası da bu potansiyelin doğru stratejilerle daha da büyütülebileceğini gösteriyor. Bu sektörlerde ABD’ye ihracat potansiyeli yüksek, dış ticaret dengesi Türkiye lehine seyrediyor. Örneğin, demir-çelikte 1,5 milyar dolarlık dış ticaret fazlası mevcutken optik ve tıbbi cihazlarda ise ihracat artışı güçlü bir ivmeyle sürüyor.
Türkiye avantajlı olduğu sektörlerde potansiyelini yeterince kullanabiliyor mu? Kullanamıyorsa, hangi nedenlerle?
Türkiye’nin, stratejik sektörlerde sağladığı gelişmelere rağmen henüz tam anlamıyla bu potansiyeli kullandığını söyleyemiyoruz. Türkiye’nin üretim kabiliyeti ve ihracat yetkinliği güçlü olsa da ABD gibi regülasyonların yoğun ve sıkı olduğu pazarlarda katma değerli ürün geliştirme, sertifikasyon ve yerel ortaklık kurma alanlarında daha fazla çalışmalar yapılmasını gerekli kılıyor. Bunların yanı sıra, markaların tanınması ve uzun süreli müşteri ilişkileri için yatırım ve sabır gerekmekte. Büyük alıcıların genellikle aracı firmalarla çalıştığını; etiketleme ve ambalaj standartlarına uyumun ise ihracatta oldukça kritik öneme sahip olduğunu da gözlemliyoruz. CRIF verilerine göre, özellikle makine, elektrikli cihazlar, kauçuk ve teknik tekstil ürünleri, kimyasallar sektörlerinde mevcut kapasite ticari değere yeterince dönüştürülemiyor. Bu potansiyeli hayata geçirmek; teknolojik dönüşüm, veriyle yönlendirilen stratejik planlama ve uluslararası iş birliği modellerinin oluşturulmasıyla mümkün olabilir.
Türkiye OVP’de de yer alan “Uzak Ülkeler Stratejisi” ile pazar çeşitliliğini hedefliyor. Ancak ihracatta durgunluk gözleniyor. İhracatçı şirketler bu strateji odağında neler yapmalı?
Bugün “Uzak Ülkeler Stratejisi”, Türkiye’nin ihracatta pazar çeşitliliğini artırma hedefinin merkezinde yer alıyor. Ancak tabloya baktığımızda, Türk ihracatçılarının uzak pazarlara açılma konusunda hâlâ kritik başlıklarda geride kaldığını görüyoruz. Yeni pazarlarda kalıcı olmak, yalnızca ürün göndermekle değil; veri temelli, standartlara uyumlu ve riskleri öngörerek hareket eden bir iş modeliyle mümkün. Türk şirketlerinin özellikle hedef pazarlardaki teknik standartlar ve sertifikasyon süreçlerine uyum, doğru müşteri segmentasyonunu yapma, ürün farklılaştırma, lojistik optimizasyonu ve yerel iş birlikleri kurma konularında daha fazla odaklanması gerekiyor. Bu eksikler giderilmediği sürece uzak pazarlara yönelik çabaların kalıcı bir başarıya dönüşmesi zor görünüyor.
Bu noktada en kritik unsur, veri temelli stratejiyle hareket etmek. Hangi bölgede hangi sektörün fırsat sunduğunu sezgisel olarak değil, ölçülebilir verilerle analiz etmek artık bir zorunluluk. Biz CRIF olarak, ihracatçılara hedef pazarlarda şirket bazlı potansiyel müşteri tespiti, uluslararası ticari enformasyon raporları, uyum ve risk skorları sağlayarak karar süreçlerine veri gücü kazandırıyoruz. Böylece şirketler yalnızca yeni müşterilere değil, doğru müşterilere, yani ödeme kabiliyeti yüksek, istikrarlı ve uzun vadeli iş birliği potansiyeli taşıyan firmalara ulaşabiliyor. Ayrıca uzak pazarlara girişte çoğu şirketin göz ardı ettiği bir diğer kritik unsur, ürün ve sektör bazlı standartlara entegre olmak. CE, FDA, ISO, kimyasal uygunluk belgeleri, sürdürülebilirlik raporlamaları gibi zorunlu ve sektörel gereklilikler artık pazara girişin ön koşulu. Bu süreçleri yönetemeyen firmalar, potansiyel fırsatları daha ilk adımda kaçırıyor. Bunlara ek olarak, uzak coğrafyalar için doğru lojistik modeli seçmek, dijital ticaret kanallarını etkinleştirmek ve yerel partnerliklerle pazarı yakından okumak şirketlerin öncelikli gündem maddeleri arasında olmalı. Sonuç olarak, Uzak Ülkeler Stratejisi ancak doğru veriyle, doğru standartlarla ve doğru iş modelleriyle desteklendiğinde sürdürülebilir bir başarı sağlayabilir. Türk ihracatçılarının rekabette geri kaldığı noktaları hızla kapatıp veri gücünü iş kararlarına entegre etmesi, önümüzdeki dönemde uluslararası pazarlarda fark yaratmalarını mümkün kılacaktır.
Küresel ölçekte ihracatçı şirketlerimizin karşılarına çıkan temel riskleri neler?
Küresel ticaret artık yalnızca rekabetin değil, aynı zamanda çok katmanlı risklerin yönetildiği bir alan. Türkiye’de ihracatçı şirketler için bu riskler giderek daha görünür ve daha maliyetli hale geliyor. Bugün şirketlerin karşısına çıkan temel riskleri birkaç başlıkta özetlemek mümkün. Her şeyden önce, kur hareketleri Türkiye’de ihracatçıların maruz kaldığı en büyük zarar kalemi olmaya devam ediyor. Döviz kurundaki ani dalgalanmalar, kârlılığı ve fiyatlandırma stratejilerini doğrudan etkilerken, uzun vadeli sözleşmelerde öngörülebilirliği azaltıyor. Şirketlerin kur şoklarına karşı yeterli koruma mekanizmaları oluşturmaması, nakit akışlarında ciddi kırılganlıklara yol açıyor.
Buna ek olarak, emtia fiyatlarındaki dalgalanmalar ve kritik hammaddelerde yaşanan kıtlık, tedarik zincirlerini baskı altında bırakıyor. Enerji, kimyasallar, metal ve tarımsal girdilerdeki fiyat artışları hem maliyet yapısını bozuyor hem de üretim planlamasında belirsizlik yaratıyor. Küresel arz darboğazları, özellikle uzak pazarlara çalışan şirketler için lojistik riskleri de katlayarak artırıyor. Şirketlerin karşılaştığı bir diğer temel risk, itibar ve marka riski. Güvenilir olmayan iş ortaklarıyla yapılan anlaşmalar, gecikmiş teslimatlar, kalite problemleri veya uyum süreçlerindeki eksiklikler, şirket markasına uzun vadede ciddi zararlar verebiliyor. Uluslararası pazarda bir kez zedelenen itibarın onarılması ise hem zaman hem maliyet açısından oldukça zorlayıcı. Tüm bunlara ek olarak, şirketler yeni pazarlara açılırken finansal kırılganlık, regülasyon farklılıkları, jeopolitik gerilimler, uzayan vadeler, tahsilat gecikmeleri ve döviz dalgalanmalarına bağlı nakit akışı sorunları ile karşı karşıya kalıyor. Farklı ülkelerdeki sertifikasyon gereklilikleri ve mevzuat farklılıkları operasyonel karmaşıklığı artırırken, uyumsuzluklar bazen pazar kaybına kadar gidebiliyor. Bu nedenle küresel ölçekte risk yönetimi artık yalnızca bir savunma mekanizması değil, şirketlere stratejik üstünlük sağlayan bir rekabet avantajı. Doğru veriyi kullanarak finansal, operasyonel ve itibar risklerini proaktif bir şekilde yöneten şirketler, sadece mevcut riskleri bertaraf etmekle kalmıyor; aynı zamanda sürdürülebilir büyüme için daha güçlü bir konum elde ediyor.
Bu riskleri etkin yönetmek için ne yapmalılar?
Küresel ölçekte artan belirsizlik ortamında riskleri etkin yönetmenin yolu, ticareti geçmiş deneyimlere dayanarak değil, anlık ve doğrulanmış veriyle yönetmekten geçiyor. Bugünün iş dünyasında risk yönetiminin özü, sorun ortaya çıktıktan sonra tepki vermek değil; risk oluşmadan önce sinyalleri doğru okumak, erken uyarıları yakalamak ve proaktif pozisyon almak. Bu nedenle şirketlerin hem finansal göstergeleri hem de operasyonel ve dış çevre dinamiklerini bütüncül bir çerçevede takip etmesi gerekiyor. Yalnızca bilanço verileriyle değil; regülasyon değişimleri, jeopolitik gelişmeler, tedarik zinciri kırılganlıkları, global piyasa davranışları, şirketlerin ticaret sicili değişimleri, ortaklık yapısındaki revizyonlar, yönetim kadrosu değişiklikleri, ödeme performansı gibi yüzlerce parametre eş zamanlı analiz edilmek zorunda.
Bu noktada D&B gibi küresel veri ağlarına dayanan profesyonel risk yönetimi sistemleri kritik rol oynuyor. 600 milyondan fazla şirketi kapsayan bu dev global ekosistem, firmaların yalnızca mali gücünü değil, aynı zamanda; ortaklık yapısı ve bağlantıları, şirketin geçmiş ticari davranışlarını, regülasyonlara uyum geçmişini analiz etmeyi mümkün kılıyor. Bu veriye dayalı 360 derece risk yaklaşımı, şirketlere hem erken uyarı mekanizması hem de stratejik öngörü kazandırıyor. Böylece firmalar yanlış iş ortaklarını eleme, ödeme riski yüksek müşterilerden uzak durma, jeopolitik veya sektörel riskleri önceden görme ve finansal kırılganlıklarını minimize etme fırsatı elde ediyor. CRIF Türkiye olarak biz de D&B’nin küresel veri gücünü, yerel piyasa bilgimizle birleştirerek şirketlere doğru bilgiye gerçek zamanlı erişim imkânı sunuyoruz.