ABD Başkanı Donald Trump ile Hamaney sonrası İran’daki gücünü perçinleyen Devrim Muhafızları arasında her an tonu değişen gerilim, piyasaları son beş aydır felç etmiş durumda. Petrol fiyatlarının 75-100 dolar arasında gidip gelmesi, küresel çapta tüm büyüme ve enflasyon öngörülerini alt üst ediyor. Başta FED ve ECB olmak üzere yön verici merkez bankalarının faiz indireceği beklentisi ile yıla başlayan piyasalar, şimdi faiz artışlarının ne zaman başlayacağını tartışıyor.
Faiz yüzde 37’ye çakıldı
Elbette Türkiye de bu gelişmelerden bağımsız bir hat izlemiyor, izleyemiyor. İş dünyasının yüksek faizler nedeni ile ilgili şikayetleri her geçen gün artarken, faiz indirim sürecinin ne zaman başlayacağına dair belirsizlik devam ediyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Ocak 2026’da yüzde 38’den yüzde 37’ye indirdiği politika faizinde, o günden bugüne bir değişikliğe gitmedi. Oysa Ağustos 2025’te yüzde 43 olan faiz, Aralık 2025’te yüzde 38’e kadar düşürülmüştü. Ancak İran savaşının gerek enerji fiyatları gerekse arz-talep yönünde yarattığı sarsıntılar, enflasyonist baskıları her geçen gün artırdı.
Bu nedenle Para Politikası Kurulu’nun (PPK) temmuz ayı toplantısında da politika faizine dokunulmadı. Merkez Bankası ayrıca gecelik vadede borç verme faiz oranını yüzde 40’ta, gecelik vadede borçlanma faiz oranını ise yüzde 35,5’te sabit tutmaya devam etti. Enflasyonun ana eğiliminin haziran ayında sınırlı bir miktar gerilediğine dikkat çekilen karar metninde ise, şu görüşlere yer verildi:

Temmuz enflasyonu beklentisi
“Öncü veriler ana eğilimin temmuz ayında geçici olarak yükseleceğini ima etmektedir. Jeopolitik gelişmeler eşliğinde artan belirsizlikler neticesinde enerji fiyatları yeniden yükselme eğilimine girmiştir. Yakın döneme ilişkin veriler iç talepteki zayıf seyrin belirginleştiğine işaret etmektedir. Jeopolitik gelişmelerin maliyet kanalı, iktisadi faaliyet ve beklenti kanalı üzerinden enflasyon görünümüne etkileri yakından takip edilmektedir.”
Açıklamada ayrıca para politikası kararlarının enflasyon görünümü odaklı, toplantı bazlı ve ihtiyatlı bir yaklaşımla alındığına vurgu yapılarak, enflasyon görünümünde belirgin ve kalıcı bir bozulma olması durumunda para politikası duruşunun sıkılaştırılacağı mesajı yinelendi.
İyimser-kötümser farkı 21 puan
Öte yandan TCMB’nin temmuz ayına ilişkin Sektörel Enflasyon Beklentileri verilerine göre, 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentisi bir önceki aya göre piyasa katılımcıları için 0,14 puan artarak yüzde 23,95’e yükselirken, reel sektör için 0,60 puan azalarak yüzde 32,50’ye, hane halkı için ise 1,19 puan düşüşle yüzde 44,94’e geriledi. Gelecek 12 aylık dönemde enflasyonun düşeceğini bekleyen hane halkının oranı, bir önceki aya göre 1,93 puan artarak yüzde 17,63 oldu. Temmuz verileri, farklı kesimlerin enflasyon beklentileri arasındaki farkın sürdüğünü gösteriyor. Enflasyon konusunda en iyimser tahmine sahip piyasa katılımcıları ile en kötümser öngörüsü olan hane halkı arasındaki fark 20 puanın üzerinde seyrediyor.
10 sanayiciden 9’u finansman krizinde
İran savaşı Türkiye’deki yüksek enflasyon sorununa tuz biber ekti dersek, herhalde yanlış demiş olmayız. Beş yıldan fazla bir süredir, hem ücretli kesim hem de üreticiler ağır bir enflasyon yükü altında eziliyor. Tam “rasyonel” davranan bir TCMB yönetimi ile para politikalarına güven konusunda olumlu yol alınırken, bu kez de İran savaşı ile küresel konjonktür yine karıştı. Elbette Türkiye ekonomisinde yaşadığımız sorunları yalnızca İran savaşına bağlamak mümkün değil. Bugüne gelene kadar uygulanan yanlış politikalar, bu yanlış politikalarda ısrar ve ekonomi yönetiminde liyakatı ikinci plana atan tercihler zaten toplumu üreticisinden tüketicisine dünyanın en yüksek enflasyonlarından birine mahkum etmişti. Üstelik bu hayat pahalılığı sorunu artık yapışkan bir hal almış durumda. Yarın İran-ABD barışı sağlansa bile, biz ne yazık ki yine bu sorunumuz ile uzun yıllar baş başa kalmaya devam edeceğiz.

Sanayici ne durumda?
Sanayici cephesindeki sorunlara bakmak için elimizde güncel bir veri seti var: İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu (İSO 500)” araştırmasının devamı niteliğindeki “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” çalışması…
Türkiye ekonomisinin yüzde 95’ini KOBİ’lerin oluşturduğunu ve bu firmaların finansmana erişimde büyük oyunculara göre daha dezavantajlı olduğunu düşürsek, İkinci 500’ün görünümü ekonomiye dair çok şey anlatıyor diyebiliriz. Araştırmanın sonuçlarına göre, İSO İkinci 500’ün üretimden satışları 2025’te yüzde 25,7 artışla 1 trilyon 750 milyar TL’ye yükselirken, söz konusu artış 2020 sonrasındaki en düşük oran olarak dikkat çekiyor. Yıllık ortalama Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi (Yİ-ÜFE) ile arındırıldığında; üretimden satışların reel olarak sadece binde 2 arttığını görüyoruz. Yani aslında İkinci 500, 2025’te yerinde saymış.

İkinci 500’de tablo kötü
Gelelim ihracattaki duruma… Burada da İkinci 500 için sonuçlar hiç iyi değil. 2025’te Türkiye ihracatı yüzde 4,4 artarken, İSO İkinci 500’ün ihracatı yüzde 0,3 düşerek 15,9 milyar dolara geriledi. Aynı dönemde İSO 500’deki ihracat artışı yüzde 8,4 oldu. Yani İkinci 500 şirketleri ihracatta yerinde bile sayamamış, gerilemiş.
Ancak araştırmadaki en çarpıcı sonuç, İkinci 500 şirketlerinin 2025 yılında kazandıklarını neredeyse tamamen finansman maliyetlerini karşılamak için harcamaları oldu. İSO İkinci 500’ün bilançosunda borçların özkaynaklara oranı yüzde 107,5’e çıktı. 2024’te yüzde 32,2 artan toplam borçlar, 2025’te yüzde 50, büyüdü ve 1 trilyon 273,7 milyar TL’ye ulaştı. İkinci 500’ün finansman giderleri ise yüzde 45,2 oranında artarak 138 milyar TL’ye yükselirken, aynı yılda faaliyet kârı ise yüzde 35,4 artışla 160 milyar TL’ye yaklaştı. Böylece finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı 5,8 puan daha arttı ve yüzde 86,7’ye yükseldi. 2015-2024 yılları arasında bu oranın ortalaması yüzde 47,3 olarak gerçekleşmişti. Kim bilir 2026 sonunda tablo nasıl olacak…

Erdal Bahçıvan / İSO Başkanı
“Sanayici kazandığını finansmana harcıyor”
“Finansman giderlerinin faaliyet kârına oranının yüzde 87’ye yükselmesi, sanayicimizin kazandığının önemli bir bölümünü finansman maliyetlerine ayırmak zorunda kaldığını göstermektedir. Bu tablo, tıpkı İSO 500 sonuçlarında olduğu gibi, içinde bulunduğumuz dönemin ekonomik yükünü bir kez daha sanayi sektörümüzün omuzladığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Sanayinin yükünü artıran değil; üretimi, yatırımı, ihracatı, verimliliği ve teknolojik dönüşümü destekleyen politikalar, ülkemizin geleceği açısından stratejik bir zorunluluktur.”