Doğu Akdeniz krizi: Türkiye geri adım atmalı mı?

Doğu Akdeniz krizi: Türkiye geri adım atmalı mı?

Rumların enerji şirketlerini de kullanarak ada üzerinde egemenliklerini perçinleştirme girişimlerine Türkiye kararlılıkla karşı çıkmaya devam etmeli. Arama faaliyetlerinden vazgeçmesi Türkiye’nin Rumların tezlerini zımnen kabul ettiği şeklinde yorumlanabilir.

MİTHAT RENDE
Emekli Büyükelçi

Uluslararası toplumun gündemini bir süredir işgal eden, medyanın ilgi odağı haline gelen Doğu Akdeniz’deki gerginlik ve ortaya çıkan kriz, bu kez enerji kaynakları ve deniz yetki alanlarıyla ilgili.

Türkiye’nin gecikmeli olarak, uzun bir süre sonra bölgede enerji oyuncularının arasında yer alması üzerine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın aşırı tepkisi ve Avrupa Birliği’ni (AB) harekete geçirme, diğer bir değişle arkalarına alma çabaları, krizi tırmandırdı. Meselenin iyi anlaşılabilmesi için bazı hususları hatırlatmakta yarar var.

Öncelikle Kıbrıs fiilen bölünmüş bir ada, Kıbrıs sorunu da uzun yıllardır çözüm bekliyor. Mesele, Kıbrıs adasının sahipliği ve egemenlik meselesi. Kıbrıslı Rumlar uluslararası düzeyde tanınmışlık ve AB üyeliğinden yararlanarak adanın tek egemen gücü ve tek sahibiymiş gibi hareket ediyor.

Fiili durum yaratmaya çalışıyor ve Kıbrıslı Türkleri karar mekanizmalarının dışında tutuyor. Oysa adanın kuzeyinde egemen bir idare ve çoğulcu bir demokrasi var. Kıbrıslı Türkler adanın ve çevresindeki doğal kaynakların ortak sahibidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) sadece Türkiye tarafından tanınan bir devlet olması, bu durumu değiştirmez.

Kıbrıs’ta iki bölgeli, iki toplumlu, tarafların siyasi eşitliği ve Türkiye’nin garantörlüğüne dayanan kapsamlı bir çözüm bulunmadığı sürece Rumların fiilen veya hukuki açıdan adanın tamamı hakkında alacakları tek taraflı kararlar, Türk tarafını hukuki olarak bağlamaz.

Nitekim, Türkiye ve KKTC, Kıbrıslı Rumların karar ve eylemlerini hukuk dışı bulduklarını ve tanımadıklarını ilan ettiler ve Kıbrıslı Türklerin kapsamlı bir çözüme kadar adanın enerji kaynaklarının eşit sahibi olduklarını açıklayarak bu yöndeki görüşlerini BM nezdinde kayda geçirdiler.

MEB İLAN ETTİLER
Durum böyleyken Rumlar 2004 yılında, tek taraflı olarak tüm ada için sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan ettiler, Mısır, Lübnan ve İsrail ile MEB anlaşmaları imzaladılar. Petrol ve doğal gaz arama için imtiyaz sahaları belirleyerek bazı enerji şirketlerine arama lisansı verdiler.

12 nolu sahada doğal gaz keşfi yapan Rumlar, Türk tarafının 2011’de gündeme getirdiği, kapsamlı bir çözüme kadar enerji kaynaklarının ortak değerlendirilmesi ve yönetimi için bir komite oluşturma ve birlikte hareket etme yönündeki önerilerini reddettiler. Bunun üzerine Kıbrıslı Türkler de kendi yolunda ilerleme kararı alarak Türkiye ile bir kıta sahanlığı anlaşması imzaladılar.

Ardından kendi imtiyaz sahalarını belirleyip bu sahalardaki arama lisansını Türkiye Petrolleri’ne (TP) verdiler. Bu arada Türkiye de 2004 yılında Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığını ilan etmiş, dış sınırlarını belirlemiş ve BM nezdinde kayda geçirmişti.

Doğu Akdeniz’de Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerle, Türkiye’nin Kıbrıslı Rumlarla ve Türkiye’nin Yunanistan ile örtüşen tek taraflı ilan edilmiş deniz yetki alanları ve çatışan görüş ve tutumları söz konusudur. Buna ilave olarak Kıbrıslı Rumların Mısır, Lübnan ve İsrail ile imzaladıkları MEB anlaşmaları Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC tarafından hukuk dışı bulunmakta ve tanınmamaktadır.

TÜRKİYE’YE BASKI UYGULANIYOR
Uluslararası hukuk ve Türkiye’nin taraf olmadığı BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) göre çatışan deniz yetki alanlarının hakkaniyete uygun şekilde sınırlandırılması gerekmekte. Bu amaçla ikili anlaşmalar veya hakemlik önerilmekte.

İkili anlaşma müzakere edebilmek için karşı tarafın egemen devlet olarak tanınması lazım. Kıbrıslı Rumlar bugünkü hallerinden memnun görünüyor ve Kıbrıslı Türklerle, BM’nin tanıdığı temel ilkeler çerçevesinde Türkiye’nin de tanıyabileceği ortak bir devlette bir araya gelmek istemiyor.

Neticede sahada oyun değiştirici nitelikte gelişmeler yaşanmadan, yakın bir gelecekte Kıbrıs’ta kapsamlı çözüm beklemek yanıltıcı olur. Şu anda Rumların ve Yunanistan’ın tetiklediği, Türkiye’ye yönelik yoğun bir uluslararası baskı devam ediyor.

AB’nin Bakanlar Konseyi’ne sunulması beklenen yaptırımlar paketi taslağı da sızdırıldı. Türkiye’ye kendi kıta sahanlığında ve KKTC’nin TP’ye lisans verdiği imtiyaz sahalarında, Fatih ve Yavuz derin deniz sondaj gemileri vasıtasıyla başlattığı petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerin durdurması çağrısında bulunuluyor.

Aksi halde ülkemizin ağır yaptırımlara maruz kalacağının altı çiziliyor. Kısacası ekonomik açıdan kırılgan durumu ve Suriye ile Kuzey Irak’a odaklanmış olması göz önünde bulundurularak Türkiye’ye baskı uygulanıp, yaptırım tehditleriyle Doğu Akdeniz’de doğal gaz arama faaliyetlerinden caydırılması hedefleniyor.

Buna ek olarak algı operasyonuyla Türkiye dünya kamuoyuna sorunlara kaba kuvvet ve kol bükme yoluyla, hukuk dışı çözümler arayan ülke olarak konumlandırılmaya gayret ediliyor. Bu konuda maalesef başarılı oldukları yönünde duyumlar var.

SAHADA VE MASADA AKTİF OLUNMALI
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumunu sorgulayan bu karalama faaliyetleriyle mücadele etmemiz, vakit geçirmeden bu haksız kampanyayı çevrelemek için karşı önlemler almamız gerek. Bunu yaparken sondaj ve arama faaliyetlerimizi kesintisiz sürdürmeliyiz.

Kısacası aynı anda hem sahada hem masada aktif olmalıyız. Aksi halde dayandığımız hukuki zemini kaybetme riski oluşur, yaşamsal ulusal çıkarlarımız tehlikeye girebilir. Meselenin bu aşamaya gelmesinin baş sorumlusu Avrupa Birliği’dir. AB’nin GKRY’yi 2004 yılında üyeliğe kabul etmesi, tarihi bir hataydı.

Şimdi de bu yönetimin tek taraflı ilan edilmiş sözde MEB sınırlarını AB sınırlarıymış gibi sunması, ardından Türkiye’ye yönelik sert açıklamaları ve yaptırım paketleri, kendisini yumuşak güç olarak tanımlayan bu önemli barış ve refah örgütünün kendi hatalarından ders alamadığını ve bazı dar siyasi çıkarların aleti olduğunu gösteriyor.

Ancak AB’nin önde gelen üyelerinin nihayette sorunun değil çözümün tarafı olacaklarını ve bu konuda sağduyu ve teenni ile hareket edeceklerini umuyorum.

Türkiye, karşı tarafın caydırma ve yıpratma taktiklerine karşı haklarını ve yaşamsal çıkarlarını barışçı yollarla, medya ve kamu diplomasisi araçlarını etkili bir şekilde kullanarak sabırla korumaya çalışmalıdır.

Bu kapsamda giderek tırmanan bu krizi, Dışişleri Bakanlığı kadrolarını ve diğer ilgili bakanlık ve kurumların bilgi ve deneyimlerini, ek olarak akademik camiayı, düşünce kuruluşlarını ve STK’ları kullanarak ustalıkla yönetebilmeli.

Bu süreçte tehdit şeklinde algılanabilecek dilden sakınılmalı, adil paylaşım ve hakkaniyete dayanan çözüme odaklanılmalı. Gerekirse bu amaçla eskiden yapıldığı gibi heyetler oluşturulup medya temsilcileriyle buluşturulmalı ve önemli başkent ve merkezlere gönderilmeli.

ÇATIŞMA RİSKİ VAR MI?
Kriz çatışmaya yol açar mı, böyle bir risk var mı yönündeki soruyu “Çatışmaya yol açmaz, açmamasını ümit ederim” şeklinde yanıtlamak mümkün. Ancak, stratejik önemdeki Doğu Akdeniz’de kıyıdaş ülkelerin ve yönetimlerin menfaatleri ve çatışan deniz yetki alanları var.

Yine büyük güçlerin, Kıbrıs adasında üsleri bulunan İngiltere’nin, nihayet doğal gaz keşfi yapan ExxonMobil, Eni, Nobel, Delek gibi enerji şirketlerinin çıkarları da bizim menfaatlerimizle her zaman uyuşmuyor.

Bu nedenle arzu edilmeyen, kaza sonucu ortaya çıkabilecek bir çatışma riskini her zaman göz önünde bulundurmak ve buna göre önleyici tedbirler almakta yarar var. Doğu Akdeniz’de keşfi yapılan doğal gazın nasıl değerlendirileceği, hangi araçlarla ve hangi yollardan dünya pazarlarına ulaştırılacağı konusu da meselenin önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve özellikle İsrail gazı için merkezi konumu, ülkemizin başlıbaşına büyük bir doğal gaz pazarı ve ithalatçısı olmasından kaynaklanıyordu. Ancak, İsrail doğal gazının değerlendirilmesi için iki ülkenin özel şirketleri arasında sürdürülen görüşmelerden, bazı maksimalist talepler nedeniyle sonuç alınamadı.

Ardından karşılıklı beyanatlar nedeniyle gerilen ikili ilişkiler, projenin rafa kaldırılması sonucunu doğurdu. Oysa Türkiye sondaj faaliyetlerine erken başlayıp İsrail ve GKRY ile eşzamanlı olarak doğal gaz keşfi yapabilseydi, şimdi durum çok farklı olabilirdi.

ARAMA ÇALIŞMALARI SÜRMELİ
Türkiye’nin bu süreçte yalnız kalmış olması, Rumların ve GKRY’nin oluşturdukları ittifaklar ve karşı propaganda faaliyetleri haliyle arzulanan bir durum değil. Ancak, GKRY’nin uluslararası tanınmışlığı bu yönetime hukuk dışı faaliyetlerde bulunma hakkı sağlamaz.

Rumların siyasi ve ekonomik baskı yoluyla, enerji şirketlerini de kullanarak tüm ada üzerinde egemenliklerini perçinleştirme girişimlerine Türkiye ve Kıbrıslı Türkler hukuki temelde ve gerektiğinde caydırıcı faaliyetlerle, kararlılıkla karşı çıkmaya devam etmeli.

Başlattığı arama faaliyetlerinden vazgeçmesi, Türkiye’nin Rumların tezlerini zımnen kabul ettiği ve yeni ödünler vermeye hazır olduğu şeklinde yorumlanabilir. Sonuç itibariyle, önümüzdeki dönemde yeni durumlarla karşı karşıya kalmamak açısından atılacak adımların özenle seçilmesi, fevri davranışlardan kaçınılması ve ortak akıl yoluyla hareket edilmesi fevkalade önemli.



İlgili Haberler
0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış

İlk yorumu yazmak ister misiniz?

Yorum yap