Bu yıl 15. düzenlenen Uluslararası Ekonomi Zirvesi (UEZ 2026) düzenlenen oturumlarla devam ediyor. Zirvenin ikinci paneli "Küresel Ticarette Değişen Dengeler ve Türkiye İçin Yol Haritası" LC Waikiki Mağazacılık Genel Müdür & YKÜ Berna Akyüz Öğüt'ün moderatörlüğünde gerçekleşti.
Oturumun konuşmacıları Shell Türkiye, Ülke Başkanı Ahmet Erdem, Arçelik Türkiye, Genel Müdür Cem Kural, Lenovo Türkiye, Genel Müdür Emre Hantaloğlu, Şölen, İcra Kurulu Başkanı & CEO Erdoğan Çoban ve Ford Otosan, Genel Müdür & YKÜ Güven Özyurt oldu.
Konuşmacıların yaptığı açıklamalardan öne çıkan satır başladı şöyle:
Ahmet Erdem: "1970’lerden bu yana görülen en yoğun enerji arz şoklarından biri"
Şirketler açısından en önemli önceliğin operasyonel sürekliliği ve güvenliğin sağlanması olduğuna vurgu yapan Ahmet Erdem şu açıklamalarda bulundu:
Bu dönemde yaşanan gelişmeler ve çevremizdeki jeopolitik gerilimler, aslında daha önce Rusya-Ukrayna kriziyle de deneyimlediğimiz bazı etkileri çok daha ağır bir biçimde yeniden gündeme getirdi. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sanırım 1970’lerden bu yana görülen en yoğun enerji arz şoklarından biri olarak değerlendirilebilir.
Dünyanın petrol ve doğalgaz üretiminin yaklaşık yüzde 20’sinin kritik bir deniz geçiş noktasında yoğunlaşmış olması, enerji güvenliği açısından önemli bir kırılganlık yaratıyor. Bu durum, tankerlerin çıkış noktalarından nihai varış noktalarına kadar uzanan tüm tedarik zincirinde ciddi belirsizlikler ve maliyet artışları doğurdu. Özellikle Asya’nın yüksek enerji talebi dikkate alındığında, bölgedeki arz kesintilerinin yalnızca yerel değil, küresel ölçekte etkiler yarattığını görüyoruz. Alternatif kaynaklara yönelim, tedarik rotalarının değişmesi ve güvenli hatlara geçiş çabaları ise fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturdu.
Bu çerçevede şirketler açısından en önemli öncelik, insani boyutun da göz ardı edilmediği bir şekilde, operasyonel sürekliliğin ve güvenliğin sağlanması. Bununla birlikte, enerji akışının yalnızca ham petrol ve doğalgazla sınırlı olmadığını; rafinajdan petrokimyaya uzanan tüm değer zincirinin kesintisiz işlemesi gerektiğini de vurgulamak gerekir. Kısa vadede çözüm üretmek mümkün olsa da esas kalıcı çözümün diplomatik süreçlerin ilerlemesi ve ateşkesin ardından sağlanacak kalıcı barış ile enerji koridorlarının yeniden istikrarlı hale gelmesi olduğunu düşünüyoruz.
Türkiye'nin coğrafi konumu ve mevcut tedarik hatları içindeki rolü, özellikle Avrupa’nın enerji güvenliği açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Rusya kaynaklı tedarik kanallarına erişim ve bölgesel lojistik ağ içindeki konumumuz bu anlamda kritik bir rol oynuyor. İleriye dönük olarak, Körfez kaynaklarının yeni güzergâhlar üzerinden küresel piyasalara taşınması ve Orta Asya gazının Avrupa’ya erişimi gibi alternatif hatlar gündeme geliyor. Türkiye’nin bu yeni enerji mimarisinde bir transit ülkenin ötesine geçerek bir enerji merkezi (hub) haline gelme potansiyeli bulunuyor.
Ancak bunun gerçekleşmesi, uzun vadeli yatırımların yapılmasına, finansman koşullarının iyileştirilmesine ve en önemlisi düzenleyici çerçevenin öngörülebilir hale getirilmesine bağlı. Bu koşullar sağlandığında, Türkiye’nin yalnızca geçiş ülkesi değil, aynı zamanda katma değer üreten bir enerji merkezi olma ihtimali güçlenecek.

Cem Kural: "Bugün artık salt maliyet rekabeti üzerinden ilerlemek yeterli değil"
Türkiye'nin transit bir ülkenin ötesine geçerek bir enerji merkezine haline gelme potansiyeline vurgu yapan Cem Kural, şunları söyledi:
Savaşın yarattığı etkileri tartışıyor olsak da aslında bunun öncesinde pandemi sürecini yaşadık. Pandemi sonrasında ise yeni bir ekonomik düzene geçiş yaptık ve bugün geldiğimiz noktada küresel ticaretin kurallarının yeniden yazıldığı bir dönemin içindeyiz. Bu dönüşümün etkilerini hem dayanıklı tüketim tarafında hem de faaliyet gösterdiğimiz tüm pazarlarda net şekilde hissediyoruz. Özellikle ticaret yaptığımız ülkelerde yerel düzenlemelerin değişmesi ve bu yerel etkilerin küresel ölçekte zincirleme sonuçlar yaratması, ticaretin doğasını da önemli ölçüde değiştirmiş durumda.
Türkiye'nin coğrafi konumu ve mevcut tedarik hatları içindeki rolü, özellikle Avrupa’nın enerji güvenliği açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Rusya kaynaklı tedarik kanallarına erişim ve bölgesel lojistik ağ içindeki konumumuz bu anlamda kritik bir rol oynuyor. İleriye dönük olarak, Körfez kaynaklarının yeni güzergâhlar üzerinden küresel piyasalara taşınması ve Orta Asya gazının Avrupa’ya erişimi gibi alternatif hatlar gündeme geliyor. Türkiye’nin bu yeni enerji mimarisinde bir transit ülkenin ötesine geçerek bir enerji merkezi (hub) haline gelme potansiyeli bulunuyor.
Ancak bunun gerçekleşmesi, uzun vadeli yatırımların yapılmasına, finansman koşullarının iyileştirilmesine ve en önemlisi düzenleyici çerçevenin öngörülebilir hale getirilmesine bağlı. Bu koşullar sağlandığında, Türkiye’nin yalnızca geçiş ülkesi değil, aynı zamanda katma değer üreten bir enerji merkezi olma ihtimali güçlenecek.
Arçelik olarak 22 marka ile birçok ülkede faaliyet gösterirken, yerel regülasyonlardan küresel ticaret dinamiklerine kadar tüm bu değişimleri yakından deneyimliyoruz ve her defasında öğrenerek ilerliyoruz. Bugün Çin ya da Uzakdoğu rekabeti dediğimiz olguyu aslında geçmişte Japonya ve Kore için konuşuyorduk. Bu durum değişiyor, ancak rekabet olgusu her zaman var olmaya devam ediyor.
Bu noktada önemli olan, küreselleşme içinde çevik kalabilmek, operasyonel mükemmelliği sağlayabilmek ve özellikle yapay zekâ gibi yeni teknolojilerin sunduğu fırsatları doğru şekilde değer yaratımına dönüştürebilmek.
Artık tüketici davranışları da değişmiş durumda. Sadece düşük fiyatlı ürün değil; aynı zamanda değer yaratan, sürdürülebilirliği gözeten ve marka deneyimi sunan ürünler tercih ediliyor. Özellikle Avrupa pazarında bu eğilimi çok net görüyoruz; sürdürülebilirlik birçok durumda maliyetin bile önüne geçebiliyor. Bu nedenle bugün artık salt maliyet rekabeti üzerinden ilerlemek yeterli değil. Markaların değer üretmesi, bu değeri sürdürülebilir şekilde sunabilmesi ve bunu operasyonel mükemmellikle desteklemesi gerekiyor. Ürün kadar, ürün dışı hizmet ve deneyim de rekabetin önemli bir parçası haline gelmiş durumda.
Biz de bu yaklaşım doğrultusunda, sadece maliyet odaklı değil, değer odaklı bir stratejiyle ilerliyoruz. Global ölçekte yarattığımız bu değerin hem şirketimize hem de Türkiye’ye katkı sağladığını düşünüyoruz ve bunun artarak devam edeceğine inanıyoruz.
Bugün globalde 13 ülkede 38 fabrikayla faaliyet gösteriyoruz ve bunun önemli bir kısmı Türkiye’de yer alıyor. 22 global marka ile hem yerel hem de küresel pazarlarda değer yaratmaya devam ediyoruz. Türkiye ise bizim için sadece bir üretim merkezi değil; aynı zamanda rekabetçi yapının şekillendiği ve bizi güçlendiren ana ekosistem. Bu rekabet ortamı içinde geliştirdiğimiz değer odaklı yaklaşım sayesinde daha güçlü çıkıyoruz ve bundan sonra da daha güçlü çıkacağımıza inanıyoruz.

Erdoğan Çoban: 'Türkiye, gıda arz güvenliğinde stratejik bir partner olma potansiyeline sahip'
Erdoğan Çoban ise gıda güvenliği ve tedarik zincirinin artık bir tercih değil, stratejik bir zorunluluk olduğunun altını çizerek, şu açıklamalarda bulundu:
Bizim sektörümüzde en kritik ham madde, kakaodur. Küresel tedarik zincirindeki kırılganlığı en net gösteren örneklerden biri de budur. Çünkü kakaonun yaklaşık yüzde 70’i sadece iki ülkeden geliyor: Fildişi Sahili ve Gana. Son iki yılda ise kakaonun fiyatıyaklaşık beş katına çıktı. Bu, bizim gibi büyük ölçekli üreticiler için çok ciddi bir stres testi anlamına geliyor.
Bu durum bize çok net bir şeyi gösteriyor: Gıda güvenliği ve tedarik zinciri artık bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur. Ve bu kırılganlık sadece kakao ile sınırlı değil; her sektör kendi içinde benzer şokları yaşıyor.
Bence Türkiye’nin bu yeni dönemde üç temel avantajı var. Birincisi, lojistik üstünlük. Bugün Uzakdoğu’dan Avrupa’ya giden bir ürün 30-45 günlerde taşınırken, hatta kriz dönemlerinde bu süre daha da uzarken, Türkiye üzerinden bu süre 3-5 güne kadar düşebiliyor. Özellikle bizim gibi hızlı tüketim (FMCG) sektörlerinde bu, kritik bir rekabet avantajı. İkincisi, kriz yönetimi kabiliyeti. Türkiye şirketleri ve yöneticileri, son yıllarda yaşanan çok sayıda şok nedeniyle olağanüstü bir adaptasyon kası geliştirdi. Bu, birçok ülke ve şirketle kıyaslandığında çok güçlü bir avantaj. Üçüncüsü ise Türkiye’nin son yıllarda kazandığı en önemli özelliklerden biri olan 'çözüm ülkesi' olma kapasitesi. Yani krizleri büyüten değil, krizi yönetip normale dönüştürebilen bir ekosistem haline gelmesi.
Biz de yatırımlarımızı Türkiye merkezli olarak büyütürken bu stratejik avantajları doğrudan iş modelimizin içine entegre ediyoruz. Özellikle Şanlıurfa başta olmak üzere Türkiye’de yaptığımız tüm yatırımları bu perspektifle değerlendiriyoruz. Sonuç olarak, Türkiye’nin sadece bir üretim veya pazar ülkesi değil, aynı zamanda stratejik bir ticaret ve lojistik merkezi olma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum.
Türkiye, gıda arz güvenliğinde stratejik bir partner olma potansiyeline sahip. Son dönemde korumacı politikaların artması ve küresel ısınmaya bağlı ani iklim değişiklikleri, gıda tedarik zincirlerini ciddi şekilde etkiliyor. Bu nedenle Türkiye’nin çevre ülkelerle birlikte stratejik gıda partnerlikleri geliştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Şölen olarak tüm yatırımlarımızı Türkiye’de yapıyoruz. Türkiye’nin bu stratejik konumunun bizim için önemli bir avantaj olduğunu düşünüyoruz.

Emre Hantaloğlu: 'Türkiye’nin 20 milyar dolar daha büyüme potansiyeli olduğunu söyleyebiliriz'
Türkiye'nin bilgi ve iletişim teknolojileri sektöründe büyümesi gereken ciddi bir alan olduğunun altını çizen Emre Hantaloğlu, şunları söyledi:
Türkiye’ye baktığımızda bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü son 4-5 yılda yaklaşık iki kat büyüdü. 10 milyar dolardan 23 milyar dolara geldi. 2025 yılı itibarıyla ise benim tahminim yaklaşık 40 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşacağı yönünde. Ancak dünya ölçeğinde baktığımızda Türkiye’nin payı yaklaşık binde 7 seviyesinde. Bizim genelde güçlü olduğumuz dönemlerde bu oran yüzde 1’e yaklaşır. Hala büyümemiz gereken ciddi bir alan var.
Türkiye’nin 20 milyar dolar daha büyüme potansiyeli olduğunu söyleyebiliriz. GSYH içindeki bilgi teknolojileri payı da yaklaşık yüzde 2,5 seviyesinde. Oysa gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 5 seviyelerine kadar çıkıyor. İhracat tarafında ise yüzde 30 büyüme görülse de toplam rakam yaklaşık 3,5 milyar dolar seviyesinde. Bu da toplam ihracatın yaklaşık yüzde 1,5’i demek.
